


Ölen ölür, kalan müteahhitler bizimdir...
Televizyon ekranlarına yansıyan hala kaldırılmamış enkaz yığınlarının dehşeti kadar, yıkanmamış, kefenlenmemiş, cenaze namazı kılınmamış binlerce insanımız için alelacele oluşturulan "deprem mezarlıkları"nın hüznü de insanı ilk günkü gibi sarsalıyor.
Türkiye ise deprem acısıyla böylesine derinden sarsılmasına rağmen yıllarca önce daldığı uykudan bir türlü uyanmıyor. Uyansa, onca insanın yitip gitmesine, binlerce binanın yokolmasına neden olan "uyduruk müteahhit-hırsız bürokrat-çıkarcı siyasetçi" üçgeninden oluşan siyasal sistemi paramparça ederdi.
Etmedi.
Sistem aynen devam ediyor. Deprem felaketinin yaşandığı bölgede yaptıkları siteler yerle bir olan müteahhitler, felaketin sorumluları olarak yargılanmak yerine, bölgenin yeniden imarından, siyasi ilişkilerinin desteğiyle bugün gene okkalı paylar kapıyorlar.
Ne mezarlıklardaki binlerce ölünün varlığı, ne o korkunç faciayı yaşamış olanların acısı siyasal sistemin üçlü ittifakını delemiyor. Yıkılan koca sitelerin müteahhitleri, yeniden inşanın da baş aktörleri. Bu bile tek başına yeter uyanmadığımızı kanıtlamaya.
Deprem değil bina
Bundan kırk yıl önce NATO üssüne gelen Amerikalı askerler için Karamürsel ve Yalova'da yapılan yapılar dimdik ayaktayken diğerleri çöküp gidiyor.
Gölcük Donanma Komutanlığı'nda Amerikalıların yaptırdığı binalar sapasağlam kalıyor, sonrakiler yıkılıyor.
Bunların "deprem" ile açıklanması mümkün değil, bu müteahhit-bürokrat-siyasetçiden oluşan Bermuda Şeytan Üçgeni'nin sonucu. Ve, bir yıl geçmesine rağmen, skandalın sorumlusu olarak mahkum olmuş tek bir Allah'ın kulu yok.
Siyasetin parası nerden?
Siyaseti büyük ölçüde müteahhitlerin finanse ettiğini artık biliyoruz. İnşaatçı önce desteklediği partiye ya da adaya parayı bastırıyor, desteklediği parti devlet nimetlerinden yararlanır hale gelince de desteğinin karşılığı olarak koca bir ihale kapıyor. Evrensel standartların çok üzerinde bir fiyattan ödenen ihale bedelinin bir kısmı yeniden siyasetçiye dönüyor, geri kalanı da uyanık inşaatçıyı biraz daha palazlandırıyor. Üstelik malzemeden çalmasına göz yumulması da cabası. Nitekim, 17 Ağustos'u anma törenlerindeki pankartlardan birinde de "malzemeyi çaldılar, canımızı aldılar" cümlesi yazılıydı.
Çare ne?
Siyasal sistemin iyice yozlaşmasına yol açan ilişkilerin ortadan kalkması için, Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Eser Karakaş, Neşe Düzel'e şöyle bir yöntem önermişti:
"Gümrük Birliği'nin 48. maddesi Türkiye'de ciddi bir slogan olmalı. Çünkü muammen bedeli dolar bazında belirli bir rakkamı aşan her türlü ihaleye onbeş AB üyesi ülkenin müteahhiti girsin dediğinizde, o zaman mafya babalarının da işi çok zorlaşacak.
Türkiye'de mafya babaları devlet ihalelerinden baba olmuşlardır. Her mafya babasının mutlaka bir devlet ihalesi vardır. Mafyayla mücadelenin birinci adımı bu kararı yürürlüğe geçirmek olmalıdır."
Çıkar ilişkilerinin getirdiği kitlesel ölümleri önlemek için devlet ihalelerini Avrupa Birliği ölçeğinde değerlendirmek yerine, hükümet 152 trilyonluk bağış bedellerinin ayırdığı inşaat ihalelerini Devlet İhale Kanunu'nun dışına taşıdı. Ayrıca bu harcamalar Sayıştay denetimine de tabi değil.
Anlaşılan MHP'nin uysallaştırılmasının bazı bedelleri var.
Peki ya halk?
Bir ülkede rejim böylesine kokuşmuş, böylesine yozlaşmışsa, orada dönüp halka da bir bakmakta yarar var. Çünkü bir halkın istemediği bir düzen, kim ne yaparsa yapsın ayakta kalamaz.
Diğer bölgelerimiz gibi Körfez depreminin olduğu bölgede de hak etmeden gelir ve servet elde etme hastalığı olmasa, belediyelerden oraları böylesine ölüm tarlaları haline getiren imar izinleri çıkar mıydı?
Halk, "haksız çıkarın" yarattığı tehlikenin bilincine varsa doğaya karşı böylesine bir pervasızlık söz konusu olabilir miydi?
Ortalama okumuşluk yılı 3.6 yılı geçmeyen, üretimsiz, ta Osmanlı'dan beri devletten geçinmeyi bir iptila haline getirmiş bir toplum, bütün bunların bedelini ne yazık ki bazen çok acı ödüyor.
Aynı şiddetteki bir depremin San Fransisco'da kimsenin burnunu bile kanatmazken, bizde büyük bir felakete yol açması da, boşuna değil.
Sistemi görmedikçe
Türkiye'nin, başta Anayasa ve Siyasal Partiler Yasası olmak üzere üst yapı kurumlarının ruhunu ve bunu oluşturan üretimsiz geçinme dokusunu hedef almadan, bunu ortaya serecek özeleştiri mekanizmalarının motoru olan düşünceyi özgür kılmadan, bu işin içinden biz kendi başımıza çıkamayız. Çıkabilsek deprem sonrası inşaatları da, eski sistemin avantacılarına yeniden peşkeş çekmezdik.
Neyse ki dünya var. Türkiye hak etmeden geçinmenin bataklığında vakit öldürse de, dünyanın hızlı temposu bunu engelleyecek.
Bunca ölümün bile değiştiremediği kokuşmuş sistemi, yeryüzünün oksijeni temizleyip değiştirecek.
Deprem mezarlıklarındaki ölülerimize olan saygımız bile mevcut sistemi dönüştürmeye yetmediyse, yeryüzüyle bütünleşmekten başka bir ümidimiz kalmıyor.
Allahtan ki dünyada yalnız değiliz.