


Dinlerken kulaklarıma inanamadım
Gazeteye üç kişi geldiler. Birinin adı Bedriye Çavuş. En az 50 yaşında olması gerek. Çünkü oğlu Nail Çavuş 33 yaşında, 36 yıl hapse mahküm olmuş, 7 yıldır cezaevinde. Diğeri Mustafa Acar, o da 50 yaşına yakın olmalı. Oğlu 24 yaşında Murat Acar.
Üçüncüsü çok genç bir kız. Sultan Yıldız, kuzeni hapiste. O gönüllü.
Bu üç kişinin ortak yönü şu: Mahküm ailesi, onların kurduğu dayanışma derneğinin üyeleri.
Bana gelmelerinin nedeni F tipi cezaevlerini anlatmak, bunların durdurulması için kamuoyu oluşturmak.
Size bir şey söyleyeyim, ben bugüne kadar hiçbir olayı bu kadar şaşırarak dinlememiştim. Pekçok olayla karşılaştım, pekçok acılı, üzüntülü, dertli, ezilmiş, itilmiş, haksızlığa uğramış insanla karşılıklı oturup konuştum. Kimini dehşetle, kimini üzülerek, kimini ezilerek dinledim.
Ama bu mahküm yakını üç kişiyi dinlerken olduğu kadar hiç şaşırmamıştım. Çok basit bir nedeni var, çünkü grubun sözcülüğünü yapan Bedriye Çavuş, dehşet verici olayları o kadar sakin anlatıyordu ki, söyleyecek kelime bulamıyorum.
50 yaşını aşkın, belli ki ilkokuldan sonra eğitimi olmayan, Anadolu kökenli bir kadın, cezaevindeki oğlunun peşinde müthiş bir hatip olmuş. Üstelik başından geçenleri anlatırken hiç heyecanlanmadan, kızmadan, sesinin tonunu yükseltmeden konuşmayı beceriyor. Polisten dayak yiyor. Üstelik sokak ortasında yiyor bu dayağı. Yerlerde sürükleniyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi kalkıyor ve eylemine devam ediyor.
Adalet bakanlığına gidiyor, bakanla görüşünceye kadar diretiyor, itilip kakıldığı halde yılmıyor ve bakanla görüşüyor.
Oğlunun da konulmak istendiği F tipi cezaevlerini basından bile önce geziyor. Gördüğü herşeyi soruyor, beğenmediği noktaları yetkililere söylüyor, F tipi cezaevinin insanlık dışı bir yer olduğunu bağırarak ilan ediyor. Dünyadaki cezaevlerinin nasıl olduğunu öğreniyor, bunun Türkiye karşılaştırmasını yapıyor.
Sonuçta yanlış politikalar yüzünden kendi halinde evinde oturan bir kadın birgün önüne geçilmez bir militan haline geliyor. Üstelik yaşı da artık çok genç sayılamayacağı için güvenlik kuvvetlerini de, adaleti de sıkıntıya sokuyor. Bir an geliyor ki herkes saygı duymak zorunda kalıyor.
Bu fotoğraflar gerçek mi?
Yukarıdaki fotoğraflar mahküm yakınlarının yanlarında taşıdığı ve herkese gösterdiği fotoğraflar. Bu fotoğraftakilerin çeşitli cezaevlerinde yatan tutuklu ve mahkümlara ait olduğu ileri sürülüyor. Hepsinde de çok ciddi işkence izleri görülüyor.
Geçenlerde Bergama Cezaevinden çıkan bazı fotoğraflar basına dağıtılmıştı. Burdur Cezaevi'nde dövülen ve işkence sırasında kolu kopan bir mahküm haberi ortalığı karıştırmıştı.
Yetkililer bu tür olayları artık yalanlayamıyor ve sadece "Bunlar zaten devlet düşmanları" türünden insanlık dışı açıklamalara sığınıyorlar.
Hukuk ve adalet herkes için olmalı. İnsanlar cani de olabilir, vatan haini de. Cezalarını da bütün toplum adına adalet kurumları verir, hukuk verir.
Ondan sonra herkesin canı devlete teslim edilir. Devlet kendine emanet edilen canı korumak zorunda.
Şunu ben de çok iyi biliyorum; şu anda cezaevlerinde bulunan ve F tipi denilen yeni cezaevlerine taşınmak istenen tutuklu ve mahkümların tamamı terör suçlusu. Ama ne olursa olsun adalet önüne çıkarılmış ve haklarında hüküm verilmiş kişilere karşı başka bir yöntemle ve tamamen keyfi olarak ikinci ceza vermeye kimsenin hakkı olamaz.
Devlet ciddiyeti, kendisine emanet edilen herkesi korumaktan geçer. Bu fotoğraflardaki manzaralar kimseyi "oh olsun" diye ferahlatmasın, çünkü bu görüntüler sonuçta bin yıllık tarihimizin de yüzkarasıdır.
Bedriye Çavuş'un ağzından
* 3 aydır F tipi kampanyasını yürütüyoruz. Yetişebildiğimiz herkese derdimizi anlatıyoruz.
* Mecidiyeköy Kültür Merkezi'nde basın açıklaması yapacaktık. Bir geldik polis etten duvar örmüş. Misafirleri de içeri almıyor. Dayak yedik.
* Muammer Karaca Tiyatrosunda panel düzenledik. Gittiğimizde yine polis etten duvar örmüş, tiyatroya kimseyi sokmuyor. Biz de giremedik. Bir de dayak yedik.
* Açlık grevine karar verdik. CHP'ye gidip biraz kalmak istediğimizi söyledik, ama açlık grevinden söz etmedik. Bizi kabul ettiler. Tabii açlık grevi başlayınca şaşırdılar. Sonra polis geldi bizi yaka paça dışarı attılar. 6 gün diye açıklamıştık, orada burada kaldık., ama açlık grevini bozmadık.
* Ankara'ya gitmek için otobüslere doluştuk. Adapazarı'nda durdurdular, arabadan indirmiyorlar, doğal ihtiyacımız var, inmek zorundayız. Üzerimize saldırdılar.
* Kızlarımızı da çok fena dövdüler. Yüzlerine biber gazı sıkıyorlar.
* Dayak yiyenler yine kalkıp yürüyor. Ama hepsinde bir arıza var. Pekçok kişinin omuriliği zarar görmüş, kimi sakat kalıyor, siz bunları hiç bilmiyor, görmüyorsunuz.
* Adalet Bakanlığına vardık, içeri almıyorlar. Bakanla değil müsteşarla görüşecekmişiz. Olmaz dedik, burada otururuz dedik.
* Adalet Bakanı 40 dakika sonra gelecek dediler. Ne olacak buraya dayak yiye yiye gelmişiz, 40 dakika değil 40 saat otururuz. Sonunda bakanla görüştük. Yarım saat diye içeri girdik üç buçuk saat kaldık.
* Bakan diyor ki benim dövülmelerden haberim yok. Televizyon da mı seyretmiyorsun be adam. Nasıl görmezsin 70 yaşındakileri bile yerlerde sürüklüyorlar.
Ankara'da güç savaşı
Önümüzdeki hafta önemli. Daha doğrusu haftanın ortası önemli. 23 Ağustos'ta Milli Güvenlik Kurulu var. Siyasi kulislerde dolaşan sözlere göre, memur kararnamesi krizinin Çarşamba gününe kadar çözülmemesi halinde Milli Güvenlik Kurulu sert geçebilir.
Bu konuda danışmanları ve hukukçuları Sezer'e sürekli brifing veriyormuş.
Bu arada Sezer'e yakın bazı kişilerden edindiğim izlenimleri sizlere de aktarmak istiyorum.
Cumhurbaşkanlığı 7 yıllık bir görev. Sezer'in önünde 6 yıl 9 ay süre var. Oysa örneğin Genelkurmay Başkanı 2 yıl sonra emekli olacak. Bugünkü hükümetin ne kadar süreceği belli değil, Ecevit 2004'teki seçimlere kadar başbakan olarak kalabilir, ondan sonrasını seçimler tayin edecek.
Sezer emekli bir devlet memuru. Beklentileri çok fazla değil. Bu nedenle kimseden çekinmesi yok. Oysa bir holding sahibi onca zenginliğine rağmen Ankara'da bir devlet memurunun önünde el pençe divan durmak zorunda kalabiliyor.
Cumhurbaşkanlığı sanıldığından daha güçlü. Cumhurbaşkanının imza yetkisi sadece kararnamelerle sınırlı değil. Başbakan çok güçlü ancak Cumhurbaşkanını her istediğinde aşması çok zor.
Bugünkü hükümet ne olursa olsun dağılmayı göze alamaz. Ecevit Başbakanlığı bıraktığında bir daha bu göreve gelemeyebilir. Koalisyon ortakları da bu hassas denge bozulduğunda bir daha biraraya gelemeyecekleri tehlikesini görürler.
Bu değerlendirmeler elbette subjektif. Herkes kendi düşüncesini de bu değerlerdirmeler içine katmaya çalışıyor.
Daha üste çıkmamak için bir neden yok
Bugün yine TÜRSAB dergisinde yer alan bilgilerden oluşan grafik tabloyu sunuyorum. Türkiye turizm gelirinde geçen yılı hayli kötü geçirdi biliyorsunuz. Ancak turizmciler bu yılın gelirinden daha umutlular.
Ancak şurası kesin ki Türkiye'nin daha üst sıralara çıkmaması için hiçbir neden yok. Bizden daha çok turizm geliri elde eden ülkeleri yakalamak ve geçmek için 2000 yılını çok iyi tanıtımla bitirmemiz gerek.
Özellikle planlı bir çalışma ile ilk on ülke arasında yer almanın zor olmadığını tabloya bakınca görebiliyoruz. Deprem ve terör nedeniyle en kötü geçirdiğimiz yılı bile 5 milyar dolarla tamamladık. Turizm uzmanları iki yıl sonrasının en az 15 milyar dolarla kapatılacağından umutlular.