kapat

18.08.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Superonline
Sabah Künye
Arbeta
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
İLKER SARIER(isarier@sabah.com.tr )


Ağlama tutkusu

Acı'yı yaşayan ağlar...Milli acılar yaşandığında da millet ağlar...

Geçen yılki büyük felaketten sonra milletçe ağladığımız gibi...

Kaldı ki, sadece ağlamakla kalmayıp, aşımızı, ekmeğimizi ve yüreğimizi, depremde yakınlarını kaybedenlerle paylaştık, paylaşmayı bildik.

Tereddüt yok ki, yine paylaşırız... Fakat "ağlama tutkusunu" kabul etmemiz mümkün değildir.

Acılar vurur, perişan eder, silkeler ama mutlaka geçer gider...

Esas olan hayattır...

Umuttur, yaşama bağlılıktır...

İleriye bakmak, yapılması gereken işleri unutmamaktır.

Fakat birkaç gündür sürdürülen "deprem kampanyaları" maalesef bu ruhtan ve akıldan yoksun biçimde devam ediyor.

Size bütün açıklığımla yüreğimin sesini aktarıyorum.

İki gecedir, ulusal televizyonları izleyemiyorum.

Çünkü hem "artık ağlamak" istemiyorum, hem de ekranlara gelen "sızlanma edebiyatı" sinirlerimi bozuyor...

Kendi kendime, neler yapıldı, ilersi için neler planlandı, somut hangi dersler çıkartıldı da, oturup "anıyoruz" ve de neyi "unutmuyoruz?" diyorum...

Bana, "unutmuyoruz?" diye yürütülen kampanyalar gerçekte "hakaret" gibi geliyor.

Ben zaten unutmadım ki, hiç aklımdan çıkartamıyorum ki, niye kalkıp da "unutmuyoruz" diye bas bas bağırıyorsun, beni de aptal ve unutkan yerine koyuyorsun?

Yoksa sen sahiden unuttun da, "unutmuyoruz" diye kendini mi kandırıyorsun, yoksa kendine "unutmamış" süsü mü veriyorsun?..

Geçen bir yıl boyunca, "her türlü boşboğazlık" yapılmış, suyuna tirit ne kadar mesele varsa gündeme çıkartılmış, sonra da aniden, depremin yıldönümü diye bir "ağlama korosu" başlatılmış...

Nedir bu ağlama merakı?..

Nedir bu sızlanma tutkusu?..

Koca koca gazetelerin koca koca yazarları, deprem bölgesine karargah kuruyor, oralarda toplantılar yapıyor; dostlar alışverişte görsün hesabı, insanlarla "hasbıhal" ediyor, ertesi gün "Clintonvari" fotoğraflar gazete sayfalarını dolduruyor.

Bilmemne yazarımız deprem bölgesindeydi!

Bilmemkim bebekleri sevdi!

Ne olmuş oluyor yani?..

Yazarlar, bu vesile ile "acı"ya iştirak etmiş mi oluyorlar?

Yoksa reklam mı yapıyorlar?

Çünkü, hem "acı" bitti, hem de "acı"ya iştirak etmenin, "gösterişe" ihtiyacı yok.

"Uyuma Türkiye" diye bize bağırıyorlar ama asıl uyuyanlar bunlar...

Uyumayın, uyanın beyler!.. Çünkü hayat devam ediyor...

Yapılacak işler var, işlerimiz var...

Depremin vurduğu insanların, "unutmaya çalıştığı yıkımı" yeniden depreştirmenin, ona "sen büyük bir felaket yaşamıştın biliyor musun?" demenin izahı var mı?

Zaten olası deprem korkusu ile ne yapacağını bilemez durumda olan koca bir toplumu, "yıldönümü" bahanesiyle ve "unutmuyoruz" teranesiyle daha fazla korkutmanın, daha fazla umutsuzluğa sürüklemenin gereği var mı?..

Ağlama merakı ve sızlanma tutkusu "şizofrenik" bir davranıştır.

Yapmayın, etmeyin...

Koca Türkiye'ye "unutmuyoruz, unutmayacağız" diye hakaret etmeyin...

"Uyuma Türkiye" diye de hakaret etmeyin...

Böyle bir acı zaten unutulmaz, koca bir memleket de uyumaz...

Türkiye, eksiğiyle, gediğiyle bu büyük felaketin altından kalkmıştır, enkaz altında kalmamıştır.

Esas olan budur...

Esas olan hayattır, umuttur, acıyı unutmaktır...

Medeniyet ve deprem

Büyük depremde, acıyla kavrulduk.

Sessizce paylaştığımız bir gerçeği artık seslendirmeliyiz...

Büyük felaket, ne fukarayı, ne de varlıklıyı vurdu.

Asıl orta halliyi vurdu...

Kent merkezlerine yönelmiş, dışardan bakılınca derli toplu görünen 8-10 katlı apartmanları mesken tutmuş, hayatını çalışarak kazanan, çoğunluğu meslek sahibi bir toplumsal kategoriyi vurdu...

Bu insanlar, yanlış politikalar sonucu, 1960 sonrası "apartmanlaşma furyasının", sorgulanmamış ve üzerinde ciddi biçimde düşünülmemiş meskenleşmesinin, irili ufaklı, sağlıklı, sağlıksız, dikkatli, dikkatsiz apartmanlarında konutlaştırdığı insanlarımızdı...

18 bin "apartman insanı" hayatını kaybetti. 40 bin "apartman insanı" yaralandı...

Ve bizler bu çapta insanımızı üç yıllık trafik kazalarında kaybettiğimiz halde bu toplu yıkıma "şaşırdık kaldık"

Şaşkınlığımız, korkularımız ve maalesef "çıkışsızlığımız" hâlâ devam ediyor. Çünkü hâlâ aynı meskenleşme içindeyiz ve toplu bir önlem almakta zorluk çekiyoruz.

Devam etmekte olan bu korkunç "apartmanlaşmaya" bakarak, bir çıkış yolu arıyorum.

Emin olduğum tek nokta şu:

Muhtemel bir depremde oturduğumuz apartmanların başımıza yıkılması "medeni yaşamın sonucu" değildir.

Çünkü, bu meskenleşmede medeni olmayan bir şeyler var, o yüzden sonuç da medeni değil...

Toplumun "meskenleşmesi" konusunda, "akılcı" bir yol izlemeyi "akıl etmemiş" yönetenler, bu felaketin birinci sorumlusu iseler, bu çirkin furyaya kapılmış olan bizler de müteselsil sorumluyuz.

İstediğimiz kadar ışık yakalım ve unutmamaya çalışalım...

Unutmamamız gereken asıl şey, geçip gidecek olan acı değil, içinde bulunduğumuz bu "çıkışsızlık"tır.

Keşke, şehirlerimiz ve evlerimiz zamanında daha medeni planlansaydı.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır