


Bilanço
Jestleri sevmiyorum. Belli günlerde belli şeyleri hatırlamaktan ve hiç unutmamış gibi yapmaktan, belli tarihlerde sembolik davranışlarda bulunmaktan hoşlanmıyorum.
Jestler, asıl yapılması gerekenlerin yerine geçip haketmedikleri bir gönül rahatlığı sağlıyor insanlara. Hem gösterişli hem de kolay yoldan "üzerine düşen görevi" yapmış oluyorsun. Bir yıldönümünde yollanan kırmızı bir gül, bütün bir yıl sevmemiş olmanın açığını kapatıyor. Yakaya takılan bir kurdele, göz önünde yaşanıp giden bir acıyı hafifletmek için parmak kıpırdatmamanın suçunu örtüyor.
Hele hele deprem gibi ölümcül gerçeklerin karşısına sembolik desteklerle, sembolik protestolarla dikilmek iyice naif kalıyor gözümde. O yüzden de, 17 Ağustos'un birinci yıldönümü dolayısıyla tertiplenen bol jestli "toplu hatırlama" törenlerine ruhen katılamıyorum.
***
Ben depremi zaten hiç unutmadım. Aradan geçen bir yıl boyunca, her fırsatta başkalarına da hatırlatmaya çalıştım. Ve bugün felaketin birinci yıldönümünde bir bilanço yapılacaksa eğer, önce herkesin kendi bilançosunu çıkarmasından yanayım. Kendi bireysel bilançosunu¥
Bence herkes "devlet neyi yapmadı, yerel yöneticiler neyi savsakladı ya da sivil kuruluşlar nerede yetersiz kaldı" diye esip savurmadan önce, başını ellerinin arasına alıp kendi kendine sormalı:
Ben neyi yapabilirdim ve ne yaptım?
Zemini daha sağlam bir semte taşınamaz mıydım? Bunun için, daha kötü, daha küçük, daha sapa bir evde oturmayı ya da biraz daha yüksek kira ödemeyi göze alamaz mıydım? Kira farkını karşılamak için başka bir yerlerden kısamaz mıydım?
Oturduğum evin deprem kontrolü için gereken parayı gerçekten de bir yerlerden bulamaz mıydım? Güçlendirme maliyetini karşılamak için arabamı, bileziğimi, para edecek herhangi bir şeyimi satamaz mıydım? Kredi alamaz, borçlanamaz mıydım?
Evin içinde bir deprem kutusu yaptıramaz mıydım? "Ya işe yararsa" hesabıyla, 250 dolar verip bir erken uyarı cihazı alamaz mıydım? Apartman girişindeki doğal gaz vanasına otomatik kapatma cihazı taktıramaz mıydım? Evin şeklini bozmayı göze alıp eşyaları depreme göre yerleştiremez miydim? Dolapları duvara sabitleyemez miydim? Birkaç haftalık bir ilk yardım kursuna gidemez miydim?
Bireysel bilançolar dürüst bir biçimde yapıldığında, İstanbul'da yaşayan 2.5 milyon haneden pek çoğunun sınıfta kalacağına inanmasaydım, bütün bunları yazmazdım.
Ama ne yazık ki çoğunluğun hala, elinden gelen herşeyi yapmadığını, sınırlarını zorlamadığını ve gidecek olan can kendi canı değilmişcesine, kendisi hiçbir fedakarlık yapmadan "birileri"nin onun adına önlemler almasını beklediğini biliyorum.
Bu yüzden de yalnızca üzülmüyor, aynı zamanda kızıyorum.
***
Depremin hemen ardından sıcağı sıcağına yazdığım yazıda, yıllardır her başı sıkıştığında "Devlet nerede?" diye bağırmayı alışkanlık haline getirmiş olan halkımıza seslenmiş ve şöyle demiştim:
"Necip Türk milleti!
İşte devlet babanızın 'baba'lığı bu kadar. Görün de, artık kendi başınızın çaresine bakmayı öğrenin. O, kendi kutsallığının hazzıyla o kadar kendinden geçmiş ki, gözü kendinden başka hiçbir şey görmüyor. Biraz aklınız varsa, kendi geleceğinizi, kendi güvenliğinizi kendiniz düşünün. ¥ Boşu boşuna devleti eleştirerek adam etmeye çalışmayın, en iyisi 'yok' sayın. Kendiniz halledebileceğiniz meselelerde, gücünüzün yettiği her noktada, kendi göbeğinizi kendiniz kesin."
Kimileri bu satırları, o günkü kıyamet havası içinde söylenmiş fevri sözler olarak değerlendirmiş olabilir.
Oysa o satırlar duygusal bir patlamayı değil, gerçekçi bir tutumu, belki de en etkili çözüm yolunu gösteriyordu.
Bugün de öyle