|
|
EMİN ÖZTÜRK
|
  
Yine gelirler politikası
Geçen hafta Cuma günü gelirler politikası konusunu tartışmış ve mevcut programın bu ayağının eksik olmasının şaşırtıcı olduğunu ifade etmiştik. Aslında programda gelirler politikası bölümü boş değil ama taahhüt edilen yapısal reformlara göre son derece mütevazı. IMF'ye verilen niyet mektubunda yalnızca memur maaşlarının hedeflenen enflasyon ölçüsünde artırılacağı ve asgari ücret komisyonundan da benzer yönde bir karar çıkması için çaba sarfedileceği belirtilmiş.
Uygulamada asgari ücrete ilişkin söz yerine getirildi. Ancak memur maaşlarındaki artışın gelirler politikası aracı olup olmadığı bile tartışmalı. (Gelirler politikası devletin gruplar arasındaki pazarlıklara müdahil olarak, ikna ya da zor yoluyla, fiyat artışlarının geçmiş enflasyonla olan ilişkisinin kopartılmasını sağlaması demek. Memur maaşlarında devlet müdahil değil, konunun doğrudan tarafı. Dolayısıyla memur maaşlarındaki artışın sınırlı tutulması daha çok maliye politikası kapsamında görülebilir.) Bu tartışma bir yana, zaten yılın ilk yarısında enflasyonun yüzde 15'i aşması nedeniyle verilen ek zamla birlikte memur maaş artışlarının bileşik yüzde 31 olduğu görülüyor. Yani hedeflenen enflasyonun biraz üzerine çıkılmış.
İkna ya da zor yoluyla
Niyet mektubunda söz edilmemekle birlikte hükümetin gelirler politikası alanındaki üçüncü uygulaması, kira artışlarının hedeflenen enflasyon ile sınırlandırılması için bir kanun çıkarılması oldu. Ancak bunun büyük ölçüde beyhude bir çaba olduğunu söylemek mümkün. Gelirler politikası uygulamaları ya ikna ya da yasa zoru ile gerçekleştirilebilir. Kira artışlarının sınırlandırılması amacıyla ikna yoluna başvuracak olsanız masanın etrafına pazarlık için oturtacağınız dernek ya da meslek kuruluşu yok. Kiracılar ve ev sahipleri münferit kişiler ve kuruluşlar. Zor yoluna başvuracak olsanız, yani kanun çıkarsanız buna uyulup uyulmadığının denetlenmesi son derece güç.
Yukarıdaki tartışma kiraları sınırlamaya yönelik bir yasanın fazla etkili olmayacağını gösterdiği gibi hangi alanların gelirler politikası uygulanması için ideal olduğuna ilişkin ipuçlarını da veriyor. Klasik örnek ise ücret toplu sözleşmeleri, çünkü iki tarafın da temsilcileri belli. Dolayısıyla devletin müdahil olup tarafları ikna etmeye çalışması mümkün.
Vereceğimiz diğer iki örnek ise sağlık ve eğitim çünkü Türkiye'de bu alanlarda meslek kuruluşları ve dernekler fiyat tespitinde önemli rol oynuyorlar. Dolayısıyla tabipler odası ve özel okul dernekleri gibi kuruluşların enflasyon hedefleri konusunda ikna edilebilmesi amaca ulaşmanın önemli bir adımı. Bu olamazsa sağlık ve eğitimdeki fiyat artışlarının yasa gücü ile sınırlandırılması da kiralardakine göre çok daha fazla mümkün çünkü burada sözkonusu olan münferit kişiler arasındaki sözleşmeler değil kuruluşlarca aleni olarak ilan edilen fiyatlar. (Ayrıca, bildiğimiz kadarıyla okulların geçmiş 12 aylık ortalama enflasyona göre, hem de biraz fazlasıyla, zam yapabilmeleri kendilerine yasal olarak sağlanmış bir ayrıcalık. Tabipler odası ise asgari fiyatları belirliyor.)
Testi kırılmadan
Dikkat edilirse Temmuz ayı tüketici enflasyonunun yüksek çıkmasında sağlık sektörünün önemli bir rol oynadığı yetkililerce şikayet konusu edilmişti. Korkarız ki, Ağustos ayı enflasyonunda benzer bir rolü eğitim sektörü üstlenecek çünkü mevsimsel olarak okul zamlarının fiyat indekslerine girdiği dönemdeyiz.
Bu söylenenler "testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur" görüntüsü verse de, henüz üç yıllık programın birinci yılında olduğumuzu hatırlamakta yarar var. Bu sene için yapılamayanların gelecekte yapılması mümkün. Önceki yazımızda vurguladığımız üzere, gelirler politikası uygulanması programın "olmazsa olmaz" bir şartı değil. Ama eğer bu tür politikalara başvurulacak ise uygulamanın sonuç verebileceği sektörleri daha iyi seçmekte yarar var.
|
 |
Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|