Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer alehyine kampanya açılacağını tahmin etmiştim. Bunu bu köşede de birkaç kez dile getirdim. Kanun hükmünde kararname bahanesiyle Sezer'in istifaya da çağrılacağını hatırlatmıştım.
Ama açılan kampanyanın böyle olacağını beklemiyordum.
Sezer'in Ankara'ya dönüşü bile gazetelerde nasıl yansıdı farkettiniz mi? Tam gaz geri gitti, 160 kilometreyle dönüş, hız kuralını ihlal etti, hani bizim Cumhurbaşkanımız yasalara uyardı, bak kendisiyle ters düştü, polis yakalasa 34 milyon lira ceza yerdi, hızlı giderek tasarruf kurallarını da çiğnedi.
Bunlar hemen aklımda kalanlar. Daha ne abuk sabuk değerlendirmeler. Düne kadar kırmızı ışıkta niçin duruyor, trafik kurallarına niçin uyuyor, niye alışverişe çıkıyor türünden saçma sapan sorular soruluyordu. Şimdi de tersi. İnsan aklını yer yani.
Oysa hiçbir gazete veya televizyonda, memur kararnamesinin niçin imzalanmasının istendiği yazılmıyor, anlatılmıyor. Nedir bu memur kararnamesi, imzalanınca ne olacak, kaç kişi işinden atılacak, irtica ve bölücülük şıp diye kesilecek mi, bunların cevabı yok.
Yine tuhaf biçimde sorunun çözülmesi için Sezer'in kararnameyi imzalamasının yeterli olacağı yazılıp çiziliyor. Kimsenin aklına "Başbakan kararnameyi geri çekebilir, sorun o zaman da çözülür" demiyor.
Bir nokta daha; henüz koalisyonu oluşturan üç partiden cevap alamadım, ısrarla soruyorum, bu Kanun Hükmünde Kararname için diretileceğine meclisten yasa niye çıkmıyor? Bu konuda tık yok. Çünkü üç lider de biliyor ki bu kararnamede geçen maddeleri kendi milletvekillerine kabul ettiremezler. Zaten belli ki bunun yasası hiç çıkmayacak, kararname ile koalisyon ortakları zevahiri kurtarmak istiyor. Ama karşılarına hukuktan anlayan cumhurbaşkanı çıkınca ne yapacaklarını şaşırdılar.
Örneğin başkan çocuklara yardım için çocuk yuvalarına gitmiş, gazeteciler "Başkan çocuklara mı düşkün yoksa" diye yazmışlar.
Başkan kadın haklarının savunuculuğunu yapmış, ülkenin ünlü yazarları "Başkan kadınlara meraklı. Çok çapkın" yorumunu getirmişler. Başkan ekonomik sorunlara çare aradığında "Bir avantası mı var?" soruları sorulmuş hemen.
İşin yanisi, başkan ne yapsa yaranamıyor gazeteci ve yazarlara. Danışmanlarını toplamış demiş ki "Öyle bir şey yapmalıyım ki, hiçbir gazete eleştirecek ya da aksini söyleyecek bir nokta bulamasın."
Herkes kafa kafaya vermiş. Sonunda parlak bir fikir atılmış ortaya ve kabul görmüş. Şu: Başkan denizin üzerinde yürüyecek.
İyi de nasıl. Uzmanlar çalışmaya başlamışlar. Bütün fizik kuralları gözden geçirilmiş, sonra başkanlık binasının bodrumundaki küçük bir havuzda çalışmalar başlamış. Başkan gece yarılarına kadar uyumayıp suyun üzerinde yürüme çalışması yapmış. Sonunda nasıl yaptıysa yapmış ve suyun üzerinde batmadan yürümeyi başarmış.
Sıra bunu halka açıklama zamanı gelmiş. Basına haber verilmiş, şu tarihte şu sahilde başkan bir gösteri yapacak diye.
O gün etraf mahşer yeri gibi olmuş. Halk toplanmış, gazeteci ve yazarlar da yerlerini almışlar. Başkan gelmiş, yavaş yavaş denize doğru yürümüş, herkesin hayret dolu bakışları içinde suyun içine batmadan devam etmiş.. Başkan denizin üzerinde yürüyerek başkanlık teknesine varmış, tekneye çıkmış ve evine dönmüş.
Gece merak içinde beklemiş başkan ve danışmanları. Bakalım gazeteler ne yazacak diye. Ertesi sabah erkenden gazeteler gelmiş başkanın önüne. Manşetler şöyleymiş: Çok yazık, Başkan yüzme bile bilmiyor.
Yasalar olayların bu kadar gerisinde kalmamalı
Medya dünyasında, şimdilik sessiz bir tartışma yaşanıyor. Gerçi gazetelerde ufak tefek de olsa konuyla ilgili haberler yayınlandı, yani kamuoyu bilgisiz değil.
Konu şu: RTÜK dijital yayın yapan veya bunun hazırlığı içinde olan kuruluşları uyardı, bunun yasal olmadığını aksi davrananların ceza göreceğini bildirdi. Ceza dediği de bu tür kuruluşların sahip ve yöneticilerine iki yıl hapis.
Hatırlamanız gerek, geçen hafta RTÜK'ün bu girişimiyle ilgili yazdığım bir yazıda "Bu karar yüzünden Türkiye üçüncü uydusunu kaybedebilir, çünkü bu uydunun büyük bölümü dijital yayın yapacak kuruluşlar tarafından kiralandı, ancak bu kuruluşlara finansman sağlayan yabancı kurumlar, desteklerini çekmek üzere" demiştim.
Bu yazıdan sonra Koç grubunun iletişim konusundaki yatırımlarını yöneten Ali Koç "Yasadışı bir girişime niçin destek veriyorsunuz?" diye sordu. Yasadışı dediği dijital yayınlar, destek de benim "uyduyu kaybedebiliriz" cümlesi.
Tabii Ali Koç haklı. Dijital yayının yasası henüz çıkmadı. Ama televizyon yayıncılığının da yasası çıkmamıştı, buna karşılık başlamıştı.
Yasalar televizyon yayınlarına engel olamadı, istim arkadan geldi, yayınlar yapılmaya başlandı, kanal sayısı çoğaldı, ondan sonra kör topal bir yasa çıktı. İşte RTÜK de bu kör topal yasaların bir parçası.
Elbette hiçbir şey kanunsuz olmamalı. Ama iletişim teknolojisinin nereye gideceği belli, dünyadaki örnekleri biliniyor, buna rağmen kimse kılını kıpırdatıp da işi yasal hale getirmiyor. Sonra girişimciler bastırıyor, fiilen yayına geçiyor, kıyamet kopuyor.
Şu anda Dijitürk yayınları sürüyor, sadece paralı sinema kanalını geçici olarak kaldırdılar. Çünkü RTÜK izinsiz televizyon yayını yapılamaz diyor. Dijitürk de kendi yayınlarını kaldırdı, şu anda tıpkı kablolu yayın gibi, başkalarının yayınını aktarıyor, bu durumda da hiçbir şey yapılamıyor.
Dijital yayına geçeceklerini açıklayan Star ve Cine/5 ise sanki hiçbir şey yokmuş gibi reklamlarını yayınlıyorlar. Bakarsınız onlar da yasayı beklemeden yayına geçerler.
İşte Türkiye artık bundan kurtulmalı. Yasalar gelişmelerin arkasında kalmamalı. RTÜK madem adımı attı, siyasi iktidar bu konunun da haksız rekabete yol açmasına izin vermeden konuyu yasal platformuna oturtmalı.