7.4 şiddetindeki Gölcük depreminden bu yana 1 yıl geçti. Bini aşkın konut yıkıldı depremde ve 18 bini aşkın insan öldü...
Japonya'da da sık sık aynı şiddette depremler oluyor; bazen 1 kişi ya ölüyor, ya ölmüyor; konut falan da yıkılmıyor..
Bu neyi gösteriyor?
Türkiye'nin iç dinamiklerinin kendini çağdaşlaştırmaya yetmediğini...
Biz Türkiye'nin kendi kendini değiştirecek güçte olmadığını, ta gençliğimizden beri bildiğimiz halde; neden "olabilen"den yana çıkmadık da, "olması gereken" üstünde durduk hep?
"Yazı" uğraşını bir yaşam "aracı" olarak değil de, bir yaşam "amacı" olarak benimsediğiniz zaman; "yazı"nın mesafeye ve zamana dayanacak bir kalitede olmasını kendiliğinden sağlayan bir dehanız yoksa bile, bir özeniniz olmalı...
"Yazı"yı bir yaşam "aracı" olarak aldığınız zaman,"olabilen"den yana çıkar ve:
"El için yakma başını nare
Yak çubuğunu sefanı are"
Diyebilirsiniz...
"Yazı"yı bir yaşam "amacı" olarak aldığınız zaman, "olması gereken"den yana çıkar ve kendini değişterecek bir iç dinamiği bulunmayan Türkiye'nin de, ikide birde size tos vurmasını göğüslemeye çalışırsınız.
Bunu bir enayilik olarak görenler de vardır, görmeyenler de..
Türkiye'nin kendini değiştirecek güçte olmadığını bizim kuşaktan önceki yazarlar da, çok söylediler bana; örneğin Hüseyin Cahit, örneğin Refik Halit, örneğin Refi Cevat, örneğin Vala Nurettin...
Ve Türkiye 20. Yüzyılı da tam bir fiyaskoyla kapattı. Avrupa Birliği, adam başına düşen ulusal gelir biriminde, 20-30 bin dolar arasını koşmaya başlamışken; Türkiye'de bu birim 3 bin doların altında kaldı...
Ya hukuk bilinci?
O da 18. Yüzyıl'ın gerisinde...
İktidar kanadı siyasetçileri arasında, "Devlet"in, "Hukuk"dan önce geldiğini söyleyenler çıkıyor.
18. Yüzyıl'ın ünlü düşünür ve yazarı Jean-Jacques Rousseau, bu sözleri duysa, kimbilir saçını başını nasıl yolardı?.
Rousseau'ya göre insanlar sade "eşit ve özgür" doğmazlar, aynı zamanda hukuksal bir tutarlılıktan yoksun bir kaba kuvvet yönetimine karşı, baş kaldırı hakkına da sahip olarak doğarlar... "Devlet" kavramının kökeninde, insanların ortak bir güvenceye sahip olabilmek için, kendi doğal özgürlüklerinden, ortak bir antlaşmayla ödün vermeleri yatar... Böyle bir ödün karşılığında, toplumun ortak huzurunu sağlamaya dönük, tutarlı hukuk ilkelerine uyma yatar.
"Devlet", "Hukuk"dan önce gelir, demek; "omlet", "yumurta"dan önce gelir demekle eşanlamdadır...
Böyle bir siyasetçi cehaletine ise ancak Türkiye'de rastlanabilir..
Neden Türkiye'de?
Çünkü Türkiye 20. Yüzyıl'ı ıskaladığı gibi, 19. Yüzyıl'ı da ıskalamıştır, 18. Yüzyıl'ı da...
Türkiye 21. Yüzyıl'da da değişmeyecek mi? Değişecektir. Artık köylü taburlarına hiç bir gelişmiş ülkenin gereksinmesi kalmadığı için değişecektir. Akdeniz'deki 200 milyonluk İslam hinterlandının mutlaka arttırılması gereken tüketim düzeyine, Türkiye model olarak seçilmiş bulunduğu için değişecektir...
Globalleşme sürecinin hızlandırdığı saydamlıkla, değişim dinamiğine karşı; Türkiye'nin tepelerdeki egemenleri, 15-20 yıl daha ancak direnebilirler...
Bu arada bir İstanbul depremi de, olur mu, olmaz mı, bilinmez. Çünkü böyle bir facia, büsbütün ortaya koyacaktır Türkiye'nin hangi çıkmazlarda takılı kaldığını...
2050'den sonra doğacaklar çok rahat edeceklerdir Türkiye'de..
O nedenle gelecek için enseyi karartmayın...