Cumhurbaşkanı Sezer'in bu derece içe kapanmasını ben doğru bulmuyorum.
İki sebepten dolayı...
Biri, Sezer'in ruhsal zindeliği açısından, diğeri Çankaya'nın zihinsel sağlığı açısından...
Herkes bilir ki, zengin insan ilişkileri, bu ilişkileri sürdüren kişileri, çok daha kapsayıcı yapar, rahatlatır, muhakeme ve analiz zenginliğine ulaştırır, yürek ferahlığı ve düşünsel kapasite sağlar.
Buna karşılık, içe kapalılık, "depresif" bir pozisyondur, kişi ne kadar sağlam yapıda olursa olsun, sağlığı tehlikeye sürüklenir.
Ayrıca, Çankaya, devletin ve milletin başı olarak, ne kadar çok kişi ve kurumla bağlantı içinde olursa, karar ve davranışlar o derece realiteye yaklaşır.
Kuşku yok ki, emekli bir hakimin evine ve bahçesine kapanıp böyle bir yaşamı seçme özgürlüğü vardır ama Çankaya'nın böyle bir "lüks"ü olamaz...
Kimi yazarların, "Sezer'in, eski cumhurbaşkanları gibi iş dünyasına, medyaya ve sivil kurumlara yüz vermemesi sağlık işaretidir" diye bildirdiği görüşler, insana ilk bakışta çekici gelebilir.
Sanki bu sayede "sistemin arızaları düzelecekmiş" zannedilebilir. Ama sistemin arızaları böyle düzelmez.
Sezer'in "tek başına" sistemin bütün arızalarını düzeltebileceğini zannedenlerin bakış açıları bu yüzden vahim bir görünüm arzetmektedir.
Bir kere şunu söyleyim:
Bu memleketin, iş dünyası, basını, medyası ve çeşitli kuruluşları, "ülkenin ve toplumun düşmanı" değildir.
İş dünyası, medya ve sair düşünce odakları, aydınlar, sanatçılar "vatanhaini" mi ki Sezer onlarla görüşmesin?
Sezer'in kimseye yüz vermemesine "haklılık payı" biçmekle, bu çevreler toplumun dinamiklerini aşağıladıklarının farkında bile değiller...
Biz biliyoruz ki, sayın cumhurbaşkanı meseleye bu kadar basit bir yaklaşım içinde olamaz.
İlk görev aylarını, bir dinleme ve anlama süreci olarak görebiliriz.
Açık toplum, açık cumhurbaşkanı ile yürürlüğe girecektir.
Nitekim, gerzeklerin devamlı eleştirdiği Özal çizgisi, Çankaya'da olmasını düşündüğümüz "parlak ve açık çizgi"lerden biridir.
Sanmayın ki sayın cumhurbaşkanımıza "rakı ile leblebi" tavsiye ediyorum. O konu, kişiye bağlıdır.
Ama kendisinden "açıklık" beklemeye hakkımız vardır.
Nereye almış?
Cebe atmamış, partiye almış...
Şimdi Niyazoğlu, hayaliden yakalanınca tablo şöyle oluşuyor:
"Hayali parasıyla siyaset!"
Tablo kötü görünüyor ama bence asıl üzerinde durulması gereken şey, sistemin yanlışlığı, çarpıklığıdır.
Siyasi partiler, geniş çapta üyelerinin bağışları ve iş aleminin yüksek yardımları ile ayakta durur.
Bu dünyanın her yerinde böyledir. Bütün mesele, bağış yapan işadamı ile bağış alan siyasetçinin yasadışı, kamu vicdanına aykırı bir "diyet" ilişkisine girmeyecek temizlikte davranmasıdır.
Başarısını liberal ekonomik düzende gören bir işadamının, liberal ekonomiyi savunan bir siyasi partiye bağış yapmasından daha doğal ne olabilir?
Bizdeki çarpıklık bağışların hızla "diyet" ilişkisine ve "hortumlama" alışverişine dönüşmesinde yatıyor. Esas olan "temiz" olabilmektedir.
Fakat bu yoksulluk sınırı, "evladı" okula göndermeyecek düzeyde mi, bunu kabul etmekte doğrusu güçlük çekiyorum...
Bakınız: Türkiye'de okul çağındaki kız çocuklarının yüzde 32'si, erkek çocuklarının da yüzde 21'i hala okula gönderilmiyor.
Bu, acaba çocukların kusuru mu, anne babalarının mı?
Çocuğunu mahalle mektebine bile gönderemeyecek yoksullukta aile oranı, üçte bir olabilir mi?
Gerçeğe baktığımda, Türkiye'nin ikinci dünya savaşı sonrasındaki yoksulluk düzeyinde olmadığını görüyorum...
Ama o dönemlerde bile, ayağa giyecek doğru dürüst ayakkabı yokken yani, aileler evlatlarını okutmak için çırpınıyorlardı... Özellikle şehirlerde, çocukların çoğunluğu ilkokula gönderiliyordı.
Şimdi ise, İstanbul, Ankara ve İzmir'de bile okula direniş, yüzde 20'lerde dolaşıyor...
Bana kalırsa bunu sadece yoksulluğa bağlamak yanlış olur... Sanki çocukların okumasına gizli bir direniş de var gibi...