Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in siyasi dile yerleşen bir deyişi vardır: Nelerin olabileceğini görmek için, nelerin olamayacağını görmek gerekir. Bu "yöntem"i, mevcut "kriz"e uygularsak, "nelerin olamayacağı" belli.
Olamayacak olan şudur: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bu "taslağı" (kararnameyi değil, çünkü onun imzası olmadan bu bir kararname niteliği kazanamıyor) imzalamaz. İkincisi, bu kararnameyi imzalamadı diye, hükümet çevrelerinin belirli kanallar aracılığıyla, kendisini Çankaya'dan uzaklaştırmayı hedef alacak kampanyasına boyun eğip, istifa filan da etmez.
Niçin?
Eğer, Sezer'in Anayasa Mahkemesi Başkanlığı ve son olarak da üç aylık Cumhurbaşkanlığı performansına bakarsanız, ilkelerine sadakatle bağlı, ilkelerine bağlılığını "hukuk yorumu"na dayandıran bir kişiliğe sahip olduğunu görürsünüz. Hükümetin yönlendirdiği "temenni manşetleri"ni bir yana bırakıp, Sezer'in ne dediğine, bunu nasıl dediğine ve neden dediğine kafa yorarsanız, anlamaya çalışırsanız; "niçin"in cevaplarını da kolaylıkla bulabilirsiniz.
Cumhurbaşkanı'nın hukuk anlayışına göre, bu bir "kararname" bile değil. Dolayısıyla, "geri çevirme"yi, kalkıp "kanun prosedürü" gibi anlamak ve "Madem ki, geri çevirdi, demek ki, bunu da kanun tasarısı gibi uyguluyor; o nedenle 15 günden fazla bekletemez ve ikinci kez veto edemez. Yapabileceği tek şey, imzalamak ve Anayasa Mahkemesi'ne başvurmaktır" demenin bir anlamı yok. Demagoji olmaktan öteye de bir değeri yok.
Söz konusu olan bir "veto" değildir; Cumhurbaşkanı, niçin imzalamadığını hükümete anlatma yolunu, gerekçeli bir biçimde ifade etmiştir. Hepsi bu. Bu, aynı zamanda, niçin imzalamayacağının da anlatımıdır.
Ayrıca, Çankaya-Hükümet gerilimi şeklinde kamuoyuna yansıtılan son gelişmeler, anketlerde Cumhurbaşkanı'nın, yüzde 80-85 oranında destek elde ettiği ortaya çıkıyor. Sadece "hukuk" değil, "kamuoyu" da Sezer'le beraber.
Kaldı ki, hükümet ortağı partilerin liderleri, bu konuda kendi gruplarına hakim olamadıkları için, konuyu TBMM'ye götüremiyorlar. Sezer, son davranışlarıyla, aslında TBMM'nin de onurunu, onun "yasama yetkisi"ni koruyor. TBMM, Sezer'in arkasında duracak. Durum böyle olunca, birkaç basın organında, demeçlerle oluşturulacak birinci sayfalarla Sezer'in istifasını sağlamak, safça bir düşüncedir.
Dahası, Türkiye'nin "müstakbel ortakları" sayılması gereken AB çevrelerinde de Sezer'in saygı gördüğü apaçıktır. Bu gibi konularda, en önemli "yansıtıcılar"ın başında gelen The Economist dergisi son sayısında, Sezer'e övgülü yaklaşan ve "No Sirs-Hayır, beyler" başlığını taşıyan haber-yorumunu şu cümlelerle bitirmişti: "Yeni cumhurbaşkanının, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken yaptığı, ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, Kürtçe yayım ve eğitimin sağlanması çağrıları, generallerin yüzlerini ekşitmiş; ama aynı zamanda Türkiye'nin Batılı dostlarının onayını kazanmıştı. Eğer askeri yöneticiler ülkelerinin bir gün, Avrupa Birliği'nin tam üyesi olmasını gerçekten istiyorlarsa, daima işlerin istedikleri gibi olması için uğraşmak yerine seçilmiş sivillerin iradesini kabul etmeyi öğrenmeleri gerekecek."
Aslında, bu cümleler, Ecevit hükümeti açısından bir "utanç hükmü", zira AB çevreleri, meseleyi Sezer ile hükümet arasında görmüyor. Hükümeti yok sayıyor ve ona adeta "askeri sözcü" muamelesi yapıyor. Askerlerin bu yönde bir açıklaması olmadığına göre, bizim açımızdan muhatap, hükümettir. "Kriz"in sorumluluğu onun üzerindedir.
Ya, hükümetin altını çize çize, medyaya sızdırdığı "devlet güvenliği" gerekçesine ne demeli? O nasıl korunacak?
Cumhurbaşkanı tarafından son MGK toplantısında, "Hukukta, amaçlar, araçları meşru kılmaz" demiş olabilir mi? Demiş ise, Türkiye, "hukuk devleti" yönünde önemli bir virajı dönmüş demektir.
Çankaya'da bir "hukuk kayası"nın varlığından mutluyuz. Bu durumda, "kriz"den çıkışın yolu, hükümetin tükürdüğünü yalamasıdır. Yapmadığı şey değildir...