Bir ülkenin insanlarının genel karakterini anlamak, zaaflarını tespit etmek için trafiğe gireceksiniz.
Yollar toplumun aynası sanki. İçimizde kalmış ne kadar saldırganlık, tatminsizlik, kızgınlık, bencillik, avantacılık, fırsatçılık, kural tanımazlık, maçoluk, kadercilik, adamsendecilik varsa, direksiyon başına geçtik mi; hele bir de şehirlerarası yola attık mı kapağı, sapır sapır dökülüyor ortaya... Yollar, dizgininden kurtulmuş bu ilkel duyguların kol gezdiği savaş meydanlarına dönüyor.
Dün biz de, 39 kişinin can verdiği bu savaş meydanındaydık.
Bodrum-Bandırma arasındaki 500 küsur kilometre yolu ecel terleri dökerek kat ederken, bir yandan da "memleketimizden insan manzaralarını" seyrettim.
İnsanların yolu nasıl bencilce kullandıklarını, basit, küçücük bir üstünlük sağlamak için neleri riske attıklarını, "başkalarının hakkı" kavrayışının, "ortak çıkar için kurallara uyma" bilincinin nasıl cılız kaldığını, dehşet içinde izledim. Kuralı çiğnemeyi "uyanıklık" saymanın, avantacılığın, fırsatçılığın nasıl içimize işlediğini bir kere daha gördüm.
Ama her zamanki gibi yine ve en fazla, halkımızın "sollanma" karşısında gösterdiği tepkiye şaştım.
Fark ettim ki, sürücülerin büyük bir çoğunluğu, bir başka araba tarafından sollanmayı, anasına küfredilmesi, yanındaki kıza laf atılması ya da erkekliğine laf edilmesi kadar büyük bir hakaret sayıyor. Sollandığı anda gözü o kadar kararıyor ki; tam geçerken hızlanarak, önündekiyle arayı kapatarak, sizi göz göre göre ölüme itelemekte tereddüt etmiyor. Sollayan araba kendi arabasından daha kötüyse, "haddini bilmemesine" kızıyor. Aynı ayardaysa, kendini madara olmuş hissediyor. Daha yeni ve pahalıysa, bu defa da "sınıf kini" depreşip iyice gaddarlaşıyor. Sonuçta her sollama-sollanma olayı, bir psikolojik savaşa dönüşüyor.
Sollananlar böyle de, sollayanlar çok mu normal?
Sollayanların çoğu, bir başka milli karakterimizi deşifre ediyor: Kendi hayatımıza beş paralık değer vermeyişimizi ve kaderciliğimizi... Her on sollamadan beşi "Ya geçersem" hesabıyla yapılıyor. Hesap tutup da geçerse, bundan "demek ki geçiliyormuş" dersini çıkartıp aynı kadercilikle kullanmaya devam ediyor. Arada, geçemeyenler oluyor elbette, ama bunların çoğunun "Hay Allah geçemedim" deme şansları bile olmadığından, trafikte bu konuda bir tecrübe birikimi sağlanamıyor.
500 kilometrelik o Sırat köprüsünden sağ salim geçip şehrime kavuştuğumda yorgun olduğum kadar karamsardım da...
Trafik, insan topluluklarının, ortak çıkarlar için koyulmuş kurallara gönüllü olarak uyarak, birbirlerini incitmeden, birbirleriyle saç saça baş başa gelmeden, birlikte yaşayabilme yeteneklerinin su yüzüne çıktığı bir platformsa eğer Ğki öyledir- biz bu işi beceremiyoruz demektir.
Düzeltme: Dünkü yazımda, "Ve besbelli ki memurlar bu anlamı pek sevmiyor. Her ne kadar kendilerine "bordro mahkumu" diyerek acındırmaktan hoşlanıyorlarsa da biraz konuşunca çoğunun bu "mahkumiyet"ten çok hoşlandıklarını görüyorsunuz." şeklinde olması gereken cümle, dizgi hataları sonucu farklı ve anlamı bozuk bir biçimde yayınlandı. Düzeltir, özür dilerim.