Halk yığınlarının ilgisi, siyaset, futbol ve eğlence sektörlerinin kahramanları üstünde yoğunlaşır genellikle...
Bunun da görünmeyen nedeni, her üç sektörün, toplumsal bir sınıf atlamakta oynadığı tramplen rolü...
Mesleksiz bir kasabalı, siyasal şansı yardım ettiğinde milletvekili de olabilir, bakan da...
Futbolda da öyle; eğlence sektöründe de öyle...
"Tanrı vergisi yeteneklerini" değerlendirerek toplum içinde ünlü ve zengin biri oluverme umudu, oyalar durur milyonlarca insanı. Kaldı ki her üç sektörün önde gelen kahramanlarıyla dostluk ilişkilerine girebilmek dahi toplumsal bir payedir... Hele bizimki gibi beyinsel kadroları çok dar olan ülkelerde...
Fişmanca partinin lideriyle "senli benli" konuşmak da bir payedir; transfer bedeli astronomik olan bir futbolcuyla arkadaşlık etmek de; her akşam ekranlarda görünen bir sahne yıldızıyla bir akşam yemeği yemek de..
Onun için medyanın özellikle siyaset, futbol ve eğlence sektörü üstünde yoğunlaşmasını anlayışla karşılamak gerekir.. İlgiyi en çok o 3 sektör çekiyor çünkü... Deneme pilotları, yahut 19. Yüzyıl arkeologları üstüne yapılmış doktora tezleri değil tabii..
Böyle olunca da kimsenin bilmediği ve ilgilenmediği meslek ve uğraşların insanları, bir hayli öksüz kalıyorlar. Onların adları sanları pek duyulmuyor; daha doğrusu hiç duyulmuyor.
İnternet aracılığıyla bir yığın mesaj gelir her gün. Bunlardan çoğu gazetelerdeki imzalı yazı sütunlarını kendi reklamları için kullanma amacını güder. Genellikle basmakalıp ve ya "kar", ya "siyasal girişim" kokuludur... Toptancı bir anlayışla sütun yazarlarının tümüne birden gönderilirler...
Kırk yılda bir de, elektronik postayla üst düzey bir mektup gelir... Okuduğunuzda ya düşünüp kalır, ya dalar gidersiniz öyle...
Bir ay kadar önce, okur okumaz okuyucu dostlara yansıtılması gereğini duyduğum bir mektup aldım... Hava trafik hizmetiyle ilgiliydi ve şöyle başlıyordu:
"Hepinize selamlar,
İçinizde uçakla yolculuk etmeyen var mı? Eminim yoktur.
Peki, o uçakların nasıl ve kimler tarafından yönetildiğini bilen var mı? Kuşkusuz bir kaç kişiden çok değil.."
Mektup şöyle devam ediyordu:
"Bendeniz, Hava Trafik Yaklaşma Radar Kontrolörü olarak çalışıyorum. Türkiye'de, bu alandaki teknolojik açıdan olmasa bile ki, o da pek parlak durumda değil- çalışma koşulları, yönetim ve ücret politikası; Dünya standartlarının çok ama çok altında..
Benim aklıma takılan nokta, bu kadar önemli ve duyarlı bir alanda hizmet veren mesleğimizin, hiç bilinmiyor olması.. O nedenle de, kamuoyu sıkıntılarımızdan, sorunlarımızdan habersiz..
Bizler; büyük, karanlık ve kasvetli odalarda 'radar skoplarımızın' başında, onlarca uçağa ve dolayısıyla içindeki yolculara, aynı anda hizmet veren kişileriz. Hem de nasıl bir özveriyle ve neler pahasına... Ancak yine de, yaptığı işten zevk almayan kontrolör yoktur.
Peki, bindikleri uçakta hayatlarını farkına varmadan bize emanet etmiş yolcular, bizleri tanıyorlar mı?
Hayır.."
Mektup hava trafik kontrolörlüğünün ne olduğunu da şöyle açıklıyordu:
"Havadaki uçakların biribirlerine belirli bir mesafeden daha fazla yaklaşmalarını önleriz. Çünkü yolcu uçaklarının pilotları, havada görerek değil, önlerindeki teknik aletlerin yardımıyla uçarlar.Yani bizim onlara verdiğimiz talimata göre.. Ve bizler, uçakların havada biribirleriyle çarpışmasını önleyerek, güvencelerini sağlarız.."
Mektup şöyle bitiyordu:
"Bu postayı niçin gönderiyorum? İlgileneceğinizi zannetmiyorum ama, en azından uçarken bizleri de düşünün.. Bizlerin, Dünya standartlarının çok altındaki ücretlerle ay sonunu nasıl getireceğimize değil de; radar skopunun içindeki uçuşan noktalara yoğunlaşmamız için dua etin. Çünkü onlardan birinin içinde de siz varsınız."
Mektup imzasızdı. Avrupa Birliği'ne girecek bir düzeyde dahi olmadığımız için, imzasız olmasına hak verdim.