21. Yüzyıl'ın kimlik kartı şimdiden belirginleşmeye başladı. Bu kimlik, saydamlığın yaygınlaşma dinamiğiyle özdeşleşiyor.
Başka bir deyimle, olayların iç yüzüyle dış yüzü arasındaki fark, kapanmaya başlıyor. Yani efendim, sahte imajlar, uydurma görüntüler, aslı faslı olmayan demagojik söylemler; hızla ortaya çıkmaya başlayan "öz gerçekler" önünde iflas bayrağını çekiyor...
Bir kaç ay önce İstanbul İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Halil İbrahim Tüysüz'le, özel bir davet masasında yanyana düştük ve epey konuştuk...
İster istemez bende de, militerler hakkında ön yargılar oluşmuştur. Genellikle Dünya'da olup bitenlere, tek bir pencereden baktıklarına inanırım komutanların.
O nedenle de, tanıştığım militerlerden bazılarının ne kadar geniş ufuklu olduğunu görünce, şaşırırım.. Ön yargılı olmanın sakatlığını düşünürüm.
Kıdemli Albay Halil İbrahim Tüysüz'le de öyle oldu ve laf döndü dolaştı, saydamlığa geldi..
Tüysüz, yeryüzünde yaşayan her bireyin daha doğarken kendine özgü bir "numara"ya sahip olma olasılığından söz etti...
Öyle bir "numara" ki, hem telefon numarası, hem Internet kodu, hem vergi kartı vs...
Yıllarca önce, "2027 yılının anıları" adlı fütürist bir çalışmada, ben de böyle bir olasılıktan söz etmiştim...
Akla gelen şeyler, sonunda gerçekleşir. Gerçekleşemeyecek şeyler, akla da gelmez çünkü...
Yüz yıllarca önceki hortlak öykülerinde, bazı şatolarda ölülerin nasıl göründüğü anlatılırdı...
Bugün TV'lerde ölmüş kişiler de görünmüyor mu; örneğin İsmet Paşa, yahut Kemal Sunal?..
Saydamlığın daha da yaygınlaşacağı dönemlerde zorda kalacak kişilerin bir dökümü şimdiden yapılabilse...
Acaba Türkiye'de nasıl bir rüzgar eserdi?
İşte o rüzgar, eninde sonunda Türkiye'de de esecektir... Ama 50 yıl sonra, ama 70 yıl sonra...
Şu sırada, "gün bu gün, saat bu saat" diye düşünenlerin çoğunlukta olduğu malum...
Zaten sıkıntı da oradan geliyor. "İşin iç yüzü" ile "dış yüzü" arasındaki açı, çok ama çok fazla büyük bizde.
Gerek üniversitelerde, gerek sanat alanında bu açının küçültülmesine Ankara hiç mi hiç razı olmadı...
Örneğin Padişahlar'ın şahsına ait olan kadastrosuz tüm toprakların, Hazine'ye devredilmesinden sonra; bu toprakların kimlere nasıl verildiği su yüzüne çıkarılmadı.
Şayet çıkarılmış olsaydı, siyasal kavgaların kökünde yatan bir tümör de ortaya çıkarılmış olurdu.
Ayrıca, savunmayla ilgili konular da hiç gündeme getirilmedi. Örneğin, son 70 yılda; biz, gerek parasını ödeyerek kaç milyar dolarlık silah aldık, gerek yardım olarak kaç milyar dolarlık silah aldık?..
Bunlardan kaç milyar dolarlık bölümü ıskartaya çıkarıldı ve bunlardan hala daha kurtulamadık mı? Hepsi depolarda öyle battal duruyorlar mı?
21. Yüzyıl saydamlığı, sade bu tür konuşulmasına alışık olmadığımız konuları getirmeyecektir İnternet ekranlarına; büyük bir İstanbul depreminde yıkılacak olan yapıları kimlerin, hangi oranda bir kârla yaptığını da getirecektir.
Bugün Türkiye, en az Japonya kadar saydam olabilse, büyük bir İstanbul depreminde uğrama olasılığı bulunan can kaybı ve zarar, daha az olmaz mıydı?
Demek ki, Türkiye yeterince saydam değil...
21. Yüzyıl ise saydamlığı getiriyor hızla... Ve bunu engelleme olanağı yok...
Diyeceğim, şimdiden alışmaya başlasak saydamlığa... 73 bin neferin donarak ölmesine neden olan Sarıkamış faciasının gerçek yüzünü yansıtsak sinemaya... Söylenmiş siyasal nutukların maskelediği "öz gerçekleri" de, başlasak çıkarmaya vitrinlere...
Şimdiye dek nasıl kandırıldığımızın bilimsel bir muhasebesi yapılmaya başlansa...
Türkiye, daha kolay ve daha rahat bütünleşmez mi 21. Yüzyıl'la?
Düşünüp siz verin kararını...