


Fırat kenarında kaybolan koyun
Süleyman Demirel "Fırat'ın kenarında kaybolan koyunu bile benden sorun" demişti. O zaman başkaydı. Her şeyden sorumlu olduğunu söylerdi.
Demirel şunu söylemek istiyordu; Bu ülkede ne olursa benim haberim olur. Yanlış bir şey görürseniz gelin yakama yapışın, hatta kaybolan koyununuzu bile benden sorabilirsiniz. Çünkü sorumlusu benim. Kaybolan koyunu bilmek de benim görevim.
Bu sözler tamamen propaganda amaçlı, halkın temiz duygularının istismarıydı. Elbette bir Başbakan'a nehir kıyısında kaybolan koyun sorulamaz, ama bunu söylemenin psikolojik önemi var, insanın güven hissini artırır.
Ama şimdi Demirel'in söylediği bu sözü önüne koymak istiyorum. Çünkü Demirel o iddialı sözünü unutmuş gibi.
Çünkü Yeşil'in Çankaya Köşkü'ne çıktığı haberlerine karşılık "Köşk'ün neresine gelmiş, burada 750 kişi yaşıyor, kim geldi kim gitti bilemem ki" dedi. Eeee, nerede kaldı sorumlu devlet adamlığı.
Düz mantıkla bakınca Demirel'in telaş içinde "Ben nereden bileyim?" savunması doğru, elbette bir Cumhurbaşkanı Köşk'e gelip giden herkesi bilemez. Ama Demirel Fırat'ta kaybolan koyundan bile haberi olduğu iddiasındaki bir devlet adamı.
Tabii işin asıl yüzü şu: Yeşil'in Köşk'e bile çıkabilmesi bir güven hissinin, cesaretin sonucudur. Eğer Yeşil Köşk'e çıktığında tanınacağını ya da başına bir şey geleceğini bilse hiç gider mi? Belli ki Yeşil'in böyle bir endişesi hiç yok.
Sansürlü mektuplar
Sorunların hiç bitmediği Ankara Ulucanlar Kapalı Cezaevi'nden bir dizi mektup geldi. Mektuplar postaya verilmiş. Üzerlerinde Ulus Ankara damgası var. Yanında da TC Ankara Kapalı Cezaevi mührü, "görüldü" damgası ve imza bulunuyor. Ancak okumak, daha doğrusu anlamak mümkün değil. Çünkü her 5 kelimeden biri mutlaka silinmiş. Böyle olunca hiçbir şey anlamıyorsunuz. Cezaevlerinden dışarı yollanan mektuplar idare tarafından okunuyor, beğenilmeyen sakıncalı bulunan kelimeler çıkarılıyor.
Bu mektuplardan zor belâ anlaşıldığı kadarıyla mahkümlara yapılan eziyet ve işkenceler anlatılıyor.
Cezaevlerinde mektup okuma uygulaması bilenen bir şey. Ama mektupların neredeyse her cümlesini sansürlemek akıl alacak şey değil.
Cezaevlerinde mahkümlara özellikle siyasilere çok kötü davranıldığı, işkence yapıldığı artık gün gibi ortada. Bunu biliyorduk da, kanıtı bulmak zor oluyordu. Sansürlü mektuplar bir anlamda bunun kanıtıdır.
İstanbul ilk kez rahat
Cumhurbaşkanı Ahmet Sezer İstanbul'da. Ama İstanbullular farkında bile değil. Çünkü Sezer alıştığımız eski Cumhurbaşkanları gibi yolları kestirmiyor, uzun konvoylarla halkın arasından bir yabancı gibi geçmiyor. Bu kez işgüzârlar da ortalıkta yok, Sezer'e rağmen halka sıkıntı çektiremiyorlar.
Şimdi merak ediyorum, acaba diğer devlet büyükleri İstanbul'da kaldıklarında aynı şeyi yapabilecekler mi? Bence yapamayacaklar, çünkü en azından utanacaklar. Sezer'e "Bunlar da iş mi?" diye burun kıvıranlar bu sıcak günlerde bir de "protokol işkencesi" çekmeyen İstanbullulara bir sorsunlar bakalım.
Tam gününe gelmiş
Bu köşede dün acılı bir şehit annesinin feryadı vardı. 5 yıl önce kullandığı F-5 uçağının düşmesi sonucu şehit olan Caner Yeşilpınar'ın annesi Ülfet Yeşilpınar "oğlunun ölümüne neden olan teknik arızanın ne olduğunu" öğrenmeye çalışıyordu.
Bu yazıyı yazarken, sivil havacılıktan örnek vermiş ve bir yolcu uçağının düşmesi halinde her şeyin didiklendiğini anlatmıştım.
Askeri uçaklar düştüğünde hiç kimsenin soru sormadığını oysa sorulması gerektiğini belirtmiştim.
Yeri gelmişken söyleyeyim, elbette askeri uçaklarla ilgili gizlilik derecesi olan bilgiler vardır, zaten kimse bu sırları öğrenmek istemez. Ancak 5 yılda 20'nin üzerinde savaş uçağı düşer ve çok değerli pilotlarımız şehit olursa, bunun nedenini öğrenmek, bu uçakların parasını ödeyen milletin hakkıdır.
İşte bu yazıyı yazdıktan sonra Paris'te bir Concorde düştü.
Düşmesiyle birlikte "dünyanın en güvenli uçağı" olarak sunulan Concorde didiklenmeye başlandı.
Uçakların teknolojisinin eskidiği, şu an seferde olan uçakların hepsinin 20 yaşın üzerinde olduğu, kanatlarında yırtılmalar meydana geldiği yazılıyor.
İngiltere acil bir kararla Concorde uçuşlarını durdurdu, Fransa uçaklarını geri çekti.
Büyük bir ihtimalle, zaten eskidiği kabul edilen Concorde teknolojisi tarihe karışacak, yani koca firma batacak. Peki bizim düşen jetlerimizi yapan firmalara bu kadar çok soruyu niye soramıyoruz?
Pilot hatası var mı?
Dünkü yazı üzerine adı bende saklı ve tanıdığım bir eski savaş pilotu aradı. "Bu sorular boşuna soruluyor" dedi. "Neden?" diye sordum.
Emekli savaş pilotu "Siz bakmayın teknik arıza açıklamalarına, o öyle söylenir, ama genellikle hata pilotlardadır" iddiasında bulundu.
Ben de "Yani jetlerimiz aslında pilotların hatası yüzünden mi düşüyor?" diye üsteledim. "Ben Hava Kuvvetleri'nden geliyorum, bu maalesef böyledir, psikolojik olarak pilot hatası söylenmek istenmez" dedi. Bu bir iddia, ben bilemem. Ancak öyleyse daha kötü. Çünkü herhalde Türkiye'nin en zeki kişileri arasından seçilen savaş pilotları yeteneksizlikten değil, iyi eğitim almamalarından ötürü düşüyorlar.
Çiller: Kime sorarsanız sorun oyumuz artıyor
Tansu Çiller artık eskisi gibi değil. Basını izliyor, iş dünyasını izliyor, kırsal kesime ilgi gösteriyor, çalışma dünyasının içine giriyor ve en önemlisi hepsiyle direkt temasa geçiyor. Eskiden bunların hiçbirini yapmazdı. Kim ne söylerse söylesin Çiller aldırmazdı.
Geçen hafta yazdığım "2.5 parti" başlıklı yazı için hemen aradı. "Bu görüş yanlış" dedi. Çiller'in takıldığı "Çiller barajı aşamayacağını bildiği için Yılmaz'a öneri götürüyor" cümlesiymiş. "Hiç öyle değil, oyumuz azalmıyor artıyor, Yılmaz'a öneriyi Türkiye'nin çıkarı için yaptım" diyerek "kapımız herkese açık" görüşünü tekrarladı.
Çiller'e "Anketlerden DYP'nin 18 Nisan seçimlerindeki oyuna bile ulaşamayacağı sonucu çıkıyor" dedim. Sesini biraz yükseltti ve "Kim söylüyor bunu, hepsi yalan, gelsinler görsünler o zaman" dedi.
DYP lideri İstanbul ve birkaç büyük kentte sorunlarının hâlâ olduğunu, ancak özellikle kırsal kesimde büyük atak yaptıklarını ileri sürerek "Biz son seçimlerde kırsal kesimi de kaybetmiştik. Ancak vatandaş şimdi gerçeği görüyor, oylarımız geri dönüyor" dedi. Çiller daha da iddialı konuşarak "Gidin Anadolu'ya vatandaşa sorun, oranın önemli isimlerine sorun, bakalım size ne cevap verecekler, DYP'nin nasıl yükseldiğini söyleyecekler, DYP'li olmayanlar bile bunun farkında" diye sürdürdü sözlerini.
Çiller'e "Çağrı yapıyorsunuz ama, kimi çağırdınız ya da şu ana kadar kimler geldi?" diye sordum. "O zaman alır elbette" dedi. Çiller iddialı, ama çağrılara hâlâ cevap yok, inanmamız için zaman gerek.
DYP'den kopanlar bekliyor
Çiller'in "Bize gelin" çağrısından sonra acaba ne oldu? Basına yansıyan bir gelişme yok. Ama kulislerde bu çağrı çok konuşuluyor.
Bana da ulaşan konuşmalara göre DYP'den atılan, ayrılmaya zorlanan ya da politikaları beğenmeyip kendiliğinden ayrılan kesimler şimdilik hareketsiz. Çünkü çağrı ortaya yapılmış durumda. Oysa gelmelerinde fayda görülenler "bizzat çağrı" bekliyorlar.
DYP'li bir muhalif "Tansu Hanım çağrı yapıyor ama inandırıcı değil. Artık köprülerin altından çok sular geçti, Tansu Hanım sıradan bir çağrı yaparak kimseyi partiye çekemez. Eski alışkanlığını bırakmalı, insanları gerekirse tek tek aramalı, oturup konuşmalı, ikna etmeli" dedi.
Çevik Bir şimdi nerede?
İddia çeşitli araştırma kitaplarıyla tanınan gazeteci Faruk Bildirici'ye ait. Ancak basına ilk yansıtan Can Dündar oldu. Bildirici'nin "Silüetini sevdiğimin Türkiyesi" adlı kitabında bir dönemlerin en kudretli generallerinden Çevik Bir'in 12 Mart döneminde bizzat işkence yaptığı yazılıyor.
Aslında Çevik Bir'in tanınmış işkencecilerden biri olduğu bilinmiyor değil, tanıklar ortada. Örneğin çok yakın bir akrabama yapılan işkenceyi biliyorum. Akrabam şu anda Türkiye'de değil, bulup konuşunca ve izin alınca ayrıntıları aktarırım.
Bir'le ilgili bu iddia ortaya çıkınca merak ettim, acaba emekli general nerede, bulup konuşabilir miyiz diye. Ulaşmak mümkün olmadı. Çünkü Çevik Bir Londra'da Farnborough Silah ve Havacılık Fuarı'nda. Beraberinde 4 emekli general daha var. Danışmanlığını yaptıkları yabancı firmaların davetlisi olarak incelemeler yapıyorlar.
Emekli general Çevik Bir'in biraz üzüntülü olduğu söylendi. Çünkü Türkiye'ye Skorsky helikopterlerini aldırmak için Amerikalılar adına lobi yapıyordu, Bell firmasının öne geçmesi Paşa'yı sarsmış.