Demokrasiler neden bünyelerinde YÖK'leri eritemez, onlarla bir türlü barışamazlar?
Demokrasi açısından, akademik-idari bir üst kurulun, bilim hayatını koordine edip, genel stratejisini oluşturmasında bir sakınca yoktur, olamaz da...
Fakat YÖK bu değildi, böyle olmadı, zaten böyle düşünülmemişti.
YÖK, 12 Eylül zihniyetinin, biraz aşırıya kaçtığını düşündüğü üniversite hayatını "velayet", hatta "vesayet" altına almak arzusunun bir sonucu idi...
12 Eylül, üniversite yaşamını "mahcur" olarak görüyordu, "çizmeyi aşmış" görünen hocaların "hacir" altına alınması gerektiğini düşünüyordu.
Ama demokratik bir toplumda, bundan daha utanç verici bir yaklaşım olamazdı.
İşte bizim YÖK'e karşı oluşumuzun temel sebebi budur!
YÖK, üniversiteleri hacir altına almış 12 Eylül'ün, vesayet organı'dır.
Ve hocalarımız "hacir" altındadır...
Buna asla katlanılamaz!
Ardından, bir akrabamı kaybetmiş gibi üzüldüm...
"Akrabalığımız", aynı mesleği yapmamızdan değil, temiz ve derinlikli bir yaşam sürdürmüş olmandan kaynaklanıyordu...
İnsan kalbin, sevgili oğlunun zamansız gidişine katlanamadı.
Şimdi, "iyiler erken gider" diye teselli etmekteyiz kendimizi...
"Vitrin"deki yaşamında, "kirlenmeden" kalabilmiş olmakla, en yüksek övgüleri hakediyorsun!..
Güle güle Cenk Koray...
Rahat uyu!..
Zaten RTÜK'ten de bu beklenirdi...
Sanki seyrettikleri TV'ler, Afganistan TV'si...
"Ay kardeş, ne kadar da kötü bir ülkeyi ve yaşamı gösteriyorlar, vallahi ruhumuz zedeleniyor, ayol!.."
Sevsinler bizim ruhumuzu!..
Gülmekten insanın kasıkları çatlar:
Gerçeği çeken kameralar suçlu!..
Ne yapmalıydı kameralar?
Her akşam ekranlara yemyeşil ormanları, masmavi denizleri, kuğu gibi salınan tekneleri, şık ve medeni insanların yaşamlarını, modayı, papatya bahçelerini, kanaryaları, bülbülleri, akşam sefalarını, yaseminleri, yıldızları, mehtabı, aşk şiirlerini, pahalı yerlerde zıkkımlanılan yemekleri ve sadece lüks aktiviteleri getirmeliydi...
Bir "kartpostal" göstermeliydi, öyle mi?
O zaman, belki bu pembeleştirme doğru, gerçek ve dahi etik olurdu?
Öyle mi?..
Ekranların yer yer tahammül sınırlarını zorladığını ben de kabul ediyorum.
Ama bizim gerçeğimiz neyse odur. Bundan kaçamayız!
Bu doğal tabloyu yok sayamayız, saklanamayız...
Politik, kültürel ve ekonomik gerçekleri yok saydığımız yetmiyor da, bir de hayatı mı yok saymamız bekleniyor?
Hayır bu olamaz!
Ölçüsünde kalmak şartıyla medya doğru yapıyor.
Bize diyor ki:
İşte yaşadığınız hayat: Çağdışı, öfkeli, kırıcı, hoyrat, patavatsız, seviyesiz ve biçimsiz!..
Bun gerçeği, ne ekranlar ne de RTÜK değiştirebilir...
İyiye, güzele doğru değişecek olan ve değişmesi gereken, hayattır...
Kaldı ki, her hâl ve şartta medyayı dizginleme özleminin altında gizli bir "faşizm" yatar.
İster sokaktaki adam söylesin, ister "sahte aydın" söylesin, isterse RTÜK yapsın!..
Bilin ki, hayat ne kadar değişirse haberler de o kadar değişecektir.
Türkiye'nin "Afganistan kısmından" rahatsız olan, bunu seyretmeyebilir, ekranın başında bekçi yok!..
Ama bizim beyinlerimizdeki "bekçilik özlemi" hiç dinmiyor.
Önce kendimizi düzeltmeyi değil, önce toplumu düzeltmeyi benimsiyoruz...
Bu da sadece toplum bekçiliği ile mümkün...