Bir yasanın değişmesi gereğinin kafalara dank etmesi için, uygulamanın iyice çığrından çıkması mı gerekiyor ille de?
YÖK Genel Kurulu, son rektörlük seçimlerinde demokrasi ve hukuk kavramlarını bu kadar küstahça hiçe saymasaydı da, darbe kalıntısı YÖK Yasası; üniversiteleri kışlaya çevirmeye, bilimsel özerkliğin içine etmeye, öğretim üyelerini emir kullarına benzetmeye ve yaratıcı düşünceyi öldürmeye devam edecekti.
Bugün değişen, yasanın teşhir olmasıdır. Ama bazıları halâ yaşanan son skandaldan da gerekli dersi çıkarmayıp kişiler etrafında bir kavga veriyorlar.
Gürüz ve arkadaşları YÖK Yasası'nın kendilerine tanıdığı bir yetkiyi kullanıyor. Yani mevcut yasaya uygun davranıyor. Ve bu yasaya göre seçimlerinde ısrar ederlerse Cumhurbaşkanı'nın yapabileceği fazla birşey yok.
Bu sonucu beğenmiyor musunuz? O zaman Kemal Gürüz ve arkadaşlarıyla uğraşmayı bırakıp yasayı değiştirirsiniz.
Ama bakıyoruz Başbakan hâlâ YÖK Yasası'nın değişmesinin gündemde olmadığını söylüyor. Palyatif çözümlere pek meraklı olanlarsa derhal kolları sıvamış krizin nasıl atlatılabileceği konusunda formüller geliştiriyor: Adaylar kendiliğinden istifa ederse sorun çözülebilirmiş. Ya da Cumhurbaşkanı problemli üniversitelere rektör yardımcılarından birini vekaleten atayıp krizi altı ay erteleyebilirmiş.
Sorunun asıl sebebi olan yasayı Demoklesin kılıcı gibi üniversitelerin tepesinde asılı bırakıp bugünkü kabul edilemez tabloyu palyatif çözümlerle "yenir-yutulur" hale getirmeye çalışmak... Kafalar yine buna çalışıyor.
YÖK'ün Cumhurbaşkanı'na sunduğu listeyle ilgili en çarpıcı açıklamalardan birini eski YÖK Başkanı Doğramacı yapmıştı: "Ben olsam tek oy alanı başa yazardım. Demek ki onun hiç yandaşı yok"
Demek ki neymiş: En iyi yönetici hiç tabansız yöneticiymiş. Tabanınız olmayınca tepeden başka gözünüzü dikecek bir yer kalmaz da ondan. Doğramacı'nın sözlerini okuyunca, varlığını darbeye borçlu olan bir kurumun başkanına da ancak bu yakışır, demiş ve bu konuda söylenebilecek en vahim sözün de söylendiğini düşünmüştüm.
Ama yanılmışım. Daha da vahimini Sayın Oktay Ekşi'nin Çarşamba günkü sütununda okuduk. Şöyle diyor Ekşi:
"YÖK'ün sunduğu listede haksız yahut yanlış değerlendirmeler olabilir. Ama YÖK'ün özellikle Kemal Gürüz'ün başkanlığı döneminde laik cumhuriyeti koruma konusunda verdiği mücadele sadece üniversitelerimiz için değil, Türiye için de çok önemlidir. O nedenle iade işlemiyle başlayan kriz neticede YÖK'ün laik cumhuriyete sahip çıkma konusundaki kararlılığını kırarsa hem ilk üzülecek hem de doğacak sonuçların manevi sorumluluğunu üstlenecek olan insan herhalde Sayın Cumhurbaşkanı'nın kendisi olacaktır."
Ben bugün Türkiye için, demokrasi için ve adam gibi bir cumhuriyet için bundan daha zararlı bir fikir tanımadığımı söylersem inanın abartmış olmam.
Etrafınızdaki kokuşmuşluğa bir bakın: Hepsinin dibinde bu savunuyu göreceksiniz. Suç işleyenlerin hemen hepsinin ellerine aldıkları "laik" "cumhuriyetçi" ya da "vatansever" yaftalarının ardına saklandıklarını farkedeceksiniz.
Hatırlayın; Taşanlar gibi kimi kamu görevlileri müfettiş soruşturmalarından sıyırtmaya çalışırken İmam Hatip'lerde başörtüyü yasaklayarak "en laik vali" ünvanından medet ummamışlar mıydı? Susurlukçu katiller bütün o cinayetleri işlerken Asala'yı ya da PKK'yı çökertmek gibi kutsal bir davanın adamı olduklarını söylemiyorlar mıydı? Bir dönem Hizbullah'a göz yuman ve hatta onu kullanmaya kalkışan devlet görevlilerinin kalbi üniter devlet için çarpmıyor muydu?
Ve yıllar yılı bu kokuşmaya işaret edenler "bölücülüğe ya da şeriatçılığa karşı verilen mücadeleyi zayıflatmakla suçlanmadı mı?
Sonuçları hep birlikte gördük. Büyük davaların ardına gizlenerek suç işleyenlerin bütün bu "hizmet"leri kin ve düşmanlığı körüklemekten ve iç barışı ertelemekten başka bir işe yaramadı.
Gürüz ve arkadaşları laikliği korumuş. Keşke korumaz olsalardı, o zaman laiklik kavramı bu kadar yara almazdı.