Türkiye'nin artık her işi "takvim"e bağlanıyor. IMF programının bir takvimi var. Şimdi buna bir de "demokratikleşme takvimi" eklenecek. Dünkü Sabah'ın başlığı tam da bu konuyla ilgiliydi. Başbakanlık İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu, "Kopenhag kriterleri" çerçevesinde "Demokrasi, Hukukun Üstünlüğü ve İnsan Hakları Takvimi" başlığı altında Türkiye'nin AB'ye giden "yol haritası"nı hazırlamış ve bu, Ankara'da temaslarda bulunan AB'nin Genişlemeden sorumlu Komiseri Günter Verheugen'e verilmiş...
Dünya Bankası yetkililerinden birine geçenlerde "IMF paketinin uygulanması, eğer bir yol kazası olmazsa, ne kadar süre içinde geri dönülmesi imkânsız sonuçlar yaratır" diye sormuştum. Şöyle bir düşündü ve "iki buçuk yıl" cevabını verdi. Sabah'ta sözü edilen "demokrasi takvimi"ne baktım, "2001'de yapılacaklar ve 2002'de yapılacaklar" diye değiştirilecek yasalar ve atılması tasarlanan adımlar da iki buçuk yıla yayılmışlar.
Nitekim, birkaç gün önce, "iki buçuk yıl sabredin" diyerek bir yazıyı noktalamıştım. Böylece, 2003'e kadar bu hükümetin bu kompozisyonuyla devamını "uluslararası ilahlar" istiyor sonucuna da varabiliriz. 1999 seçimlerinden itibaren zaten 2003'te sıra yeni seçimlere gelir.
Yani, eğer bir yandan Washington'a (IMF) ve bir yandan da Brüksel'e (AB), ekonomiyi ve siyaseti düzeltme takvimleri için yükümlülük altına girilirse, bunun yol açacağı iklim, Fazilet'in kapatılmasını anlamsız kılacak demektir ve oluşmakta olan "yeni iklim"de Fazilet'in kapatılmasıyla "erken seçim"in gündeme geleceği hesaplarına da pek itibar etmemek icap eder.
Türkiye, tarihinin en önemli dönemeç noktalarında, "dış dinamikler"in etkisi altına girmiştir. Şimdi de olan budur. Bir yıla yakın bir zamandır, dost meclislerinde biraz alaylı bir biçimde "Türkiye'yi ABD-AB koordinasyonu yönetiyor" diyorduk; bu hükümete pek rol biçmiyorduk, manzara bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor.
Ne DSP'nin, ne de özellikle MHP'nin programlarında da, seçim beyannamelerinde de, ekonominin IMF'ye, siyasetin AB'ye ihale edileceği yazmıyordu. Hatta, bu partilerin bilinen eğilimleri, bunun tam da karşısındaydı. Ama, IMF paketini de, "Kopenhag kriterleri"nin gereğini de uygulamak bunlara düşüyor. Hele, IMF paketini uygulamak, "popülist" karakterdeki partiler için "siyasi intihar" anlamına gelir. Ama uyguluyorlar işte. Dolayısıyla, Türkiye'yi yönlendiren "dış dinamikler"e MHP örneğinde görüldüğünce "mızmız ama, iç acentalık" yapmaktan daha anlamlı bir rol bunlara biçilemez.
MHP'li bazı bakanların, IMF'yi NATO'nun bir parçası sandıklarını da bildiğimiz için, bu "bilgi"deki unsurlardan oluşan hükümetin, "uygulayıcılık" konusundaki "esnekliği" de bizi, dolayısıyla, şaşırtmıyor.
Türkiye, "tek parti" yönetimine, bizzat o tek partinin ve hem de "Milli Şef" İsmet İnönü'nün eliyle son vermemiş miydi? İsmet İnönü'nün -ki, şöhreti Atatürk'ten sonra Cumhuriyet tarihinin iki numarası olmaktan ve "Lozan kahramanı" diye ilan edilmesinden gelir- hayatında bir kez seçim kazandığı görülmüş müdür? İsmet İnönü gibi bir otokrat, kendisine iktidar yüzü göstermeyecek kararların altına bizzat imzasını atmıştır.
Şimdi de Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin ve globalizasyon dinamiklerinin dışında kalmasının imkânsız bulunduğu bir zaman dilimi içindedir. "ABD-AB koordinasyonu"nun iradesine tabi olmaya itilmiştir. IMF paketinden "demokratikleşme takvimi"ne kadar yaygın yelpazedeki durum budur.
Helsinki kararından sonra, "Türkiye, hem 28 Şubat'la, hem 'Kopenhag kriterleri'yle birlikte yaşayamaz; 'Kopenhag kriterleri', 28 Şubat'ın reddidir" diye yazmıştık. Adım adım, ve adı konmadan 28 Şubat'ın tasfiyesi süreci başlamıştır. AB istikametinden dönüş de mümkün değildir. Bunu "uluslararası koordinasyon merkezi" kabul etmeyeceği gibi, Türkiye kamuoyunun yüzde 85'i de AB eğilimli...
Yarın bugünden kötü olmayacak...