


Ölürsek yer, kalırsak el beğensin..
Gelin görün ki hükümetin tavsiyesini doğru anlayan bir memur yok.. Sanki hükümet bunlara "Deniz kenarına gidin, güneşin altına dikilip beyninizin ıslak kalan taraflarını da kurutun.." demiş..
İstanbul'da sıcaklık gölgede yetmiş derece.. Bu suhunet resmi değil, tevatür üzerine alınmıştır.. Ahaliyle konuştuğumuzda kimse kırk, kırkbeş dereceden söz etmiyor.. En ihtiyatlısı ellibeş derecelerden söz ediyor..
Yetmiş derece ise memur takımının ağzında.. Hükümet bunlara "Aman sıcaklarda mesaiye gelmeyin, evinizden çıkıp kendinizi telef etmeyin.." demiş.. Perşembe'yi Cuma ile birleştirip hafta sonuna katmış..
Onların yetmiş derece diye tutturması bu yüzden.. İzinlerinin meşruiyeti için..
ooo
Gelin görün ki hükümetin tavsiyesini doğru anlayan bir memur yok.. Sanki hükümet bunlara "Deniz kenarına gidin, güneşin altına dikilip beyninizin ıslak kalan taraflarını da kurutun.." demiş..
Çoluğunu çocuğunu kapan ya Ege sahillerinin ya Antalya'nın yolunu tutuyor..
Haset etme ne olur..
Gazete eşrafı sonunda benim kıyafetime alıştı.. Artık eskisi gibi uzaktan görüp de kikirdiyen pek yok.. Bir tek Ahmet Vardar bulaşıyor.. Aklı başında bir yazar benim yaptığımı yapmazmış.. İşe don gömlek gelmezmiş..
İşin içinde biraz haset var tabii.. Bizim müessesenin erkek kısmı içinde işe şortla gelme şansı olmayan tek yazar Ahmet Vardar'dır.. Çarşamba çıkışlı olduğu o yüzden tesettüre sadık kaldığından değil..
Ahmet ağabeyin bacakları, bi hikmet-i müteal, yaradılıştan şekillidir.. Herkesin bacağı sopa gibi düzdür.. Güzel rabbim bunu yaratırken işin içine biraz estetik yorum katmış, o yüzden bacakları söğüt dalı gibi hafiften eğilmiş..
Kendisi bunun futbol yüzünden olduğunu iddia eder ama değil.. Dedim ya yaradılıştan.. Uzaktan baktığınızda bacakları birer büyük parantez gibi durur..
Sanki yazamadığı konuları, değerli fikirleri veya yazdıklarının kaynağı olan dipnotları içinde taşıyan birer büyük parantez.. O sebepten şort giymesine imkan yoktur..
Beni kıyafetim konusunda taciz ettiği yetmiyormuş gibi son günlerde bir de telefonla arama icadı çıkardı.. Sabahın köründe, yani 12.00 sularında evden arıyor "Sen ne biçim yazarsın.." diye başlayan beylik tiradını zorla dinletiyor.. Sonra da yazı işlerine gidip çıkardığım seslerin taklidini yaparak karizmamızı çiziyor..
ooo
Ben uykudan uyandığımda iki şeyim eksiktir.. Birincisi ruhum ki bedene geri dönmesi bir demlik çay içtikten sonra mümkün olur, ikincisi de sesim.. O da uyandıktan bir iki saat sonra normale döner..
O yüzden uyansam bile kimseyi telefonda aramak, sesimle ürküntü vermek istemem..
Zaten bir ara Zafer Mutlu bunu kendine oyun yapmış.. Yanına gazete eşrafından işsiz güçsüz birilerini alıp sekreterimin başına dikiliyor "Selahattin'i arasana" diyorlarmış..
Yeşim niyetlerini biliyor ama ne yapsın kızcağız.. İster istemez bunların eğlencesine alet oluyor..
Telefonla beni arayıp sesimi diktafona bağlıyor.. Benim çıkardığım sahyalara da bunlar kah kah kih kih gülüyorlar..
Bunların eğlencesi yüzünden halimiz Malatya pavyonlarının sermayelerine döndü..
Malatya pavyonlarında çalıyan kadınların hallerini bir doktor arkadaşı Zülfü'ye anlatmış, o da bana aktarmıştı..
Alll-looo! Caaa-nııım..
Pavyonda çalışan kadınlar da benim gibi sabahlayıp yatak yüzü görüyorlar.. Sabaha kadar içmişler, bedenleri keçeleşmiş.. O kafayla yatağa girip kendilerini uykuya bırakıyorlar..
Münasebetsizin biri saat onbir, oniki gibi telefonla aradığında film kopuyor.. Akortsuz bir gırtlaktan çıkan boğuk bir alo ile başlayan muhabbet sonunda pavyon kadınının tepesini attıran bir noktaya geliyor..
- "Lan senin ananı avradını.." diye başlayan ve telefonla arayanın hakettiği biçimleri tarif eden sözlerle bitiyor..
Aynı kadın öğleden sonranın bir saatinde uyanıyor.. Uykusunu almış.. Güzel bir duşla bedenini rahatlatıp nescafesini cıgara eşliğinde tüttürüp de kendine geliyor..
O vakitten sonra gelen telefonlara çıkışı da başka oluyor tabii..
Önce iki taksitle tatlı bir "Aaal-looo!".. Ardından "hizmete hazır" olduğunu beyan eden şekerli bir "Caaanıııım!"
Bunu niye anlattım.. Benden de kendine gelmiş bir pavyon kadınının sevgi ve şefkatini görmek isteyenleri uyarmak için.. Güzel bir şey duymak isteyen saat 15.00'ten itibaren arasın..
ooo
Hükümet memur takımını resmi dairelerin sıcağından kurtarıp, güneyin sıcağına göndermekle iyi etti de sivilleri, başıbozukları unuttu.. Dün gazeteye gelirken TEM otoyolunda birini gördüm..
Efendiden bir adam.. Kravatlı ve gömlekli.. Elbise takım ama ceketi arabada bırakmış zahir.. Aracını yolun kenarına çekmiş, otobanın ortasına dikilmiş.. Tek yön üzerinden gelen arabalara trafik polisliği yapıyor..
Onun sivil aklıyla yaptığı hizmet takdirle karşılanabilir lakin otobanda böyle bir hizmete kimsenin ihtiyacı yok.. Adamın harareti, altındaki aracın motor hararetini aşmış ki kendini yolun orta yerine atmış..
Çok da kararlı gördüm garibimi.. Ekip gelip kafasından aşağı bir kova su boca etmeden görevi bırakmaz..
Bizim yazı işleri şu sıralarda habersizlikten şikâyetçi.. Sıcağı da ekleyin.. Halleri çifte kavrulmuş Çorum leblebisi.. Her biri bir Macintosh'un başında sayfa doldurmaya çalışıyor..
Çocukların çoğu spor giyinmişler..
"Merak etmeyin.." dedim.. "Bu sıcaklar devam ederse haber sıkıntısı çekmezsiniz.. Eli kulağındadır.. Cinnet geçiren sizin masanıza haber olarak düşer.."
O arada genel müdürümüz Tayfun Devecioğlu'nu da Levent'e karşı uyardım.. "İki gündür işe kravat ve takım elbise ile geliyor.. Aman dikkat!" dedim..
Hani haber olursa atlamayalım, elimizde patlatmayalım..