kapat

13.07.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
Superonline
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
iku
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Sabah Kitap
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CAN ATAKLI(ataklic@sabah.com.tr )


"Öteki Türkiye"

Türkiye'de aslında iki Türkiye var. Biri çağdaş, Avrupa Birliği'ne uyum sağlayabilecek kapasitedeki Türkiye diğeri ise bırakın Avrupa standartlarını yakalamak karnını bile zor doyuran Türkiye. Oysa gazetelerin magazin haberlerine, televizyonların televole programlarına baktığınızda ve yine bazı ekonomi haberleri izlediğinizde genellikle Türkiye'nin hep birinci yüzünü görüyorsunuz.

Belki ikinci bir yüzün olduğunu biliyoruz da, söylemek istemiyoruz. Oysa ikinci bir Türkiye daha var ve bu Türkiye çok gerçek.

AC Nielsen Zet Araştırma Grubu Türkiye'deki 12 milyon aile üzerinde bir araştırma yapmış. Araştırma sonuçlarına göre 65 milyonluk Türkiye'de sadece 9 milyon kişi çağdaş, batılı anlamda bir gelir düzeyine sahip. Gerçi bu kesimin kendi içinde de derin gelir uçurumu var ama, sonuçta bu grup kendini fazlasıyla kurtarıyor.

Öteki Türkiye ise, ki bu yaklaşık 40 milyon kişi ediyor, ayda 254 ile 480 milyon lira arası bir gelirle geçinmeye çalışıyor. İşin en kötü tarafı, nüfusun üçte ikisini kapsayan bu kesimin geliri giderek düşüyor, açıkçası gün gün fakirleşiyoruz.

Araştırmacı Bülent Tanla Türkiye'de gelir dağılımı tablosunu değerlendirirken "İki farklı Türkiye'yi mutlu Türkiye yapabilmenin yollarından biri üretime dayalı büyümenin gerçekleşebilmesidir" dedi. Tanla üst gelir grubundaki insanların daha çok lüks tüketime ve ithalata dayandıklarını da kaydederek "Bu grubun rekabetin acımasız olduğu bu günlerde ekonomiyi taşıması uzun vadede zor olacaktır" görüşünü savundu.

11 milyon kişi dünya açlık sınırının altında yaşıyor
Gelir dağılımındaki derin uçurumun yarattığı tabloya göre nüfusumuzun 6'da biri, yani 11 milyon kişi dünya açlık sınırının bile altında yaşıyor. Toplumun en altında yaşayan ama büyük nüfusa sahip olan E Grubu yılda ortalama 3 bin 200 dolar ayda 266 dolar harcayabiliyor. Bunun Türk parası karşılığı bugünkü kurdan 164 milyon lira. Oysa dünya standartlarına göre 300 dolar "açlık sınırı" olarak kabul ediliyor.

Bu da Türkiye'de 11 milyon kişinin bir mucize gerçekleştirdiğini gösteriyor. Bu büyük kalabalığın içine işçi ve memur emeklileri de dahil. Ve asıl acı olan da bu. Yıllarca bu ülkeye emek verenlerin dünya açlık sınırının bile altında kalması devletin en büyük ayıbıdır.

İstanbul boşaldı
Bugün SABAH'ın birinci sayfasında "sıcak tatili" nedeniyle büyük kentlerin sokaklarının boşaldığını anlatan bir haber var. Çok doğru, ne zamandır bu kadar rahat trafikte gidip gelmiyorduk.

Şimdi yandaki tabloya bir kere daha bakın ve bizlere "İstanbul boşaldı" izlenimi veren gerçeği görmeye çalışın.

Aslında İstanbul'un boşaldığı falan yok, ama arabası olan, her gece biryerlere giden insanlar şimdi tatilde. Böylelikle İstanbul boşalmış gibi görünüyor.

Örneğin otobüslere, minibüslere, trenlere, vapurlara doluşup işine giden 5 milyon kişi, bugünlerde de o ulaşım araçlarını dolduruyor. Onları farketmiyoruz.

Ama hergün işine tek başına arabasıyla giden 100 bin kişi ortada yok. O zaman onları farkediyoruz. Durum budur.

Bakırköy Devlet Hastanesi'ni deştikçe kötü kokular çıkıyor
Bakırköy Devlet Hastanesi için "En torpilli hastane" diye yazmıştım geçenlerde. Çünkü bu hastanedeki kadrolu doktor ve sağlık elemanı sayısı diğer devlet hastanelerine göre çok fazlaydı. Ancak bu fazlalık halka hizmet olarak yansımıyordu.

Anlaşılan işin aslı şuydu: Sağlık Bakanlığı kendi görüşlerine yakın olan doktor ve sağlık elemanlarını rahat etsinler diye bu hastaneye tayin ediyordu.

Ama işin altını deştikçe, bu hastanede sadece "torpil" olayının çalışmadığı, parasal bazı usulsüzlüklere de meydan verildiği izlenimi edindim.

Sayfadaki belgeyi görmüş olmalısınız. Bu bir satınalma komisyonu kararı. Altındaki imzalar tamamlanmış, ama üstü boş. Tıpkı bir dönemler Turgut Özal'ın bakanlarına imzalattığı boş kararnameler gibi.

Hastaneye bir mal alımı yapılacak. Komisyon toplanmıyor bile, ama üyeler boş kararların altını imzalıyorlar, bu sözleşmeler hazır bekliyor, bir satınalma işleminde devreye sokuluyor.

Aldığım bilgilere göre Bakırköy Devlet Hastanesi satınalma komisyonu, satın alınacak mallarla ilgili duyuruları genellikle panoya asmıyor. Bunun yerine hangi firmayı istiyorlarsa o firmaya haber veriliyor. Bu firmalar yine kendilerine ait olan firmalar adına sözde teklif getiriyorlar. Böylelikle bir soruşturma sırasında birden fazla firmanın teklif verdiği belgelenmiş oluyor. Oysa bütün firmalar aynı.

Bakırköy Devlet Hastanesi'nde yıllık alımların ortalama 3 trilyonu bulduğunu öğrendim. Büyük rakam. Acaba altı imzalı bu boş kararlar hangi alımlarda kullanıldı?

YÖK Başkanı keşke hiç konuşmasaydı
9 Eylül Üniversitesi'ndeki skandal nedeniyle konuşan YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün özrü kabahatinden büyük. Sözleri hiç tatmin edici değil, üstelik vahim bir gelişmenin habercisi

İzmir 9 Eylül Üniversitesi'nde, rektör seçimi yapıldı biliyorsunuz. Ama YÖK seçimde sıralamaya giren profesörleri değil, ikisi sadece birer oy alan üç ismi Cumhurbaşkanı'nın onayına sundu.

Konu basında tartışıldı, eleştirildi, öğretim üyeleri gösteriler yaptılar. YÖK Başkanı Kemal Gürüz'den hiç ses çıkmıyordu. Meğer çıkmış. Güngör Mengi ve Yavuz Donat'ı arayarak "usulsüzlüğün gerekçelerini" sıralamış.

İnanılır gibi değil.

YÖK başkanına göre meğer rektörlük için yarışan iki aday arasında sürtüşme varmış, eğer müdahale edilmeseymiş üniversite iç çekişmelerden kurtulamayacakmış. Bu gerekçeleri bütün üniversitelerin bağlı bulunduğu kurumun başkanına yakıştırmak çok zor geliyor bana. Hem hukuktan, hem demokrasiden, hem de bilimsellikten uzak bir yorum, talihsizlik. Bir seçim yapacaksınız ve sonuçlar belli olunca "Bu ikisi çok çekişiyor, üniversiteye zarar verir" diyeceksiniz. Bu adaylar gökten inmediler ki, seçim öncesi bu durum biliniyordu. O zaman müdahale etmeye çekineceksiniz, sonra güya yetkinizi kullanıp seçim sonuçlarını bir kalemle çizeceksiniz. İşte üniversiteleri bilim yuvası olmaktan çıkaran zihniyet bu. Her şeyi kendi görüş ve düşüncelerine göre düzenleme hevesi, üniversiteler üzerine baskı kurarak eğitim ve bilimi yönlendirme politikaları üniversiteleri üniversite olmaktan çıkarıyor. Prof. Kemal Gürüz 9 Eylül Üniversitesi olayından ağır yara almış olarak çıkacaktır.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır