|
|
'Zılgıtımı yiyen de memnun'
Dayaktan yana mıyız? Tabii ki değiliz. Hiç kimse değil. Ama şu da bir gerçek: "İflah olmaz" denilen Beyoğlu'nu, serserilerden "sopayla" temizleyen Hortum Süleyman hakkında tüm esnaf, "Onun elleri dert görmesin" diye konuşuyor
Hortum Süleyman namı ile meşhur olan Başkomiser Süleyman Ulusoy, Beyoğlu'nda ilk görevini 1991-92 senelerinde yapmış. O zamanlar da sıkı bir çalışma yaptığı için, Beyoğlu'nda kendisini hemen hemen herkes tanımış. Meslek bu ya, daha sonra başka tarafa tayini çıkmış ve gitmiş.
Sene 1996... O aradan istifade eden bir takım ipsiz sapsız, kanun tanımayan adamlar yine ortalığa çıkıp, halkı rahatsız, esnafı huzursuz etmeye başlamış. İşte o zaman tekrar "Bu pisliklerin hakkından ancak Hortum gelir" diyen esnaf, dilekçe ile onu tekrar Beyoğlu'na getirtmiş. Yine iki sene kendi usullerine göre çalışmış ve tertemiz bir hale getirmiş.
Bütün bunları ben, yani bu satırların yazarı olarak kafadan atmıyorum. Süleyman Ulusoy hakkında bilgi toplamak için dolaştığım Beyoğlu'ndaki başta esnaf ve zanaatkarlar olmak üzere aldığım bilgiler bunun böyle olduğunu gösteriyor. Ama vazifesini yaparken; düzgün mü, yoksa çarpık mı olduğunu ben bilemem.
VİTALİ HAKKO TAKDİR ETTİ
Bu konuda ilk görüştüğüm Beyoğlu'na çok emek vermiş, burayı bir turizm ve kültür merkezi haline getirmek için ömrünü harcamış olan ünlü işadamımız Vitali Hakko bakın diyor:
"Beyoğlu sadece İstanbul'un değil, Türkiye'nin, hatta Avrupa'nın en önemli turizm ve kültür merkezlerinden biri haline geldi. Bu duruma gelmesi için biz de çok çaba gösterdik. Ama o bahsettiğimiz komiser arkadaşın da büyük emekleri var. Elinden gelen her şeyi yaptı. Çalıştı, çırpındı, sonunda terfi alacağına, dillere düştü. Bir Beyoğlu insanı olarak ona teşekkürler borçluyuz. Onun zamanında ve ondan sonra da gelen bütün emniyet mensuplarına candan teşekkür ederiz. Bugün Çiçek Pasajı'nda rahatlıkla gezebilme, büyük davetler verebilme imkanımız varsa, güvenlik güçlerinin özverili çalışmaları sayesindedir."
Vitali Hakko'nun bu konuşmalarına değindikten sonra gelelim bizim Hortum Süleyman'a... Hortum Süleyman diyorum çünkü artık onu normal ismiyle kimse tanımıyor. Hatta Beyoğlu'na çıkartıp, bir gün dolaştırın, heybetli görünüşü ile kimse tanımaz. Ama esnaftan birine "Hortum'u tanıyor musunuz?..." deyince, "Aa o mu... Onu kim tanımaz" cevabını alırsınız.
1955 ERZURUM DOĞUMLU
Başkomiser Süleyman Ulusoy'un çalıştığı bürodayız. Sorularımı sorduğumda, gayet sakin cevaplar aldım. "Önce seni bir tanıyalım" dedim. İfadesine göre, 45 yaşında. Erzurum doğumlu. Liseyi bitirdikten sonra polislik mesleğine girmiş. Sırasıyla Özel Harekat ile Toplum ve Asayiş Şubeleri"nde görev yapmış. Daha sonra da bilindiği gibi, İstanbul Beyoğlu'nun tanınan ismi olmuş.
* Pekiyi bu görevleri yaparken ses getireceğini düşünmemiş miydin?
Göreve başladığım günden itibaren bize öğretilen, halka hizmet, dürüstlük ve çalışkanlık gibi özellikleri ön planda tutmaya gayret ettim. Daha sonra vatandaşın arasına girerek, onlara daha yakın oldum. Bu yakınlığım sayesinde de bol bilgiler alarak, pislikleri temizlemeye gayret ettim. Karakollardaki nezarethaneleri temiz tutmaya çalıştım. Bu kadar işi yaparken de ufak tefek hatalarım olmadı değil...
Hepimiz insanız, kul kusursuz olmaz derler. Elbetteki yoğun çalışmalar yaparken kalbini kırdığım insanlar da oldu. Onlardan zaman zaman özür de diledim, helallik de aldım. Ama görüldüğü gibi, her görevde dört başı mamurluk olmuyor. Ben dürüst çalıştığıma inanıyorum, Allah da bizim yardımcımızdır. Beyoğlu'ndaki esnafla benim söylememe hacet kalmadan, kendin gidip, görüşmüşsün. Onlar ne diyorsa, doğrudur. Benim başka birşey söylememe gerek yok.
* Sence Beyoğlu'nun düzeltilecek başka yeri kaldı mı? Yoksa her şey bıraktığın gibi mi?
İki senedir Beyoğlu'na çıktığım yok ama orada benim zılgıtımı yiyenler dahil hepsi zaman zaman arayıp hatır soruyor, iyi temenniler de bulunuyorlar.
ESNAF HALİNDEN MEMNUN
Söz buraya gelince notları karıştırıp, iki gün iki gece dolaştığım Beyoğlu'nda konuştuğum esnafın sözlerini aktarmak istiyorum;
İlk uğradığım pasajın bekçisi Pala Musa, "Hortum'u kim tanımaz. Onun hakkında herkes konuşuyor, bırakın konuşsunlar. Size bir şey söyleyeyim de, anlayın. Madem ki kötü bir adamdı, ben tam 11 yıldır burada çalışıyorum. Pasajın bekçiliğini yapıyorum. Hortum Süleyman bana neden hiç dokunmadı? Gece yarıları önümden geçer, selam verir giderdi. Onun dövdüğü kimseler çöplere işeyen serseriler, şarapçılar, pislik insanlardı. Onları kovduğu çok iyi oldu" dedi.
Beyoğlu sokaklarında turlarken Çiçek Pasajı'na uğramadan olmazdı. Pasaja girdiğimde, ilk durağım Entellektüel Cavit oldu. 20 yıl önce uğrak yerimiz olan Cavit'in Lokantası aynen duruyordu. Kendisine "İşlerin nasıl gittiğini" sorduğumda, "Gayet iyi, gayet iyi... Bu gidişle herkes benim gibi entellektüel olacak..." esprisi ile cevap verdi.
Daha sonra meşhur İmroz Balıkçı Lokantası'nın sahibi Yorgo ile konuştum. "Ne diyorsun Ahmet Bey, bizim kimseden şikayetimiz yok. Beyoğlu'nda asayiş de güzel, işler de güzel, satış da güzel, havalar da çok güzel... Çok şükür hiçbir derdimiz yok. Bu millet gündüz çalışıyor, gece yiyor, hem de yemesini gayet iyi biliyor" diyerek hoş sözler söyledi.
Daha sonra gecenin karanlığı bastı... Şimdi sırada barlar, sazlar, eğlence yerleri vardı. Hemen hemen bütün eğlence yerleri sakin, huzurlu bir şekilde müşterilerine hizmet veriyordu. Tabii biz içerilere girmedik ama kapıdaki görevlilerin sözleri enteresandı... Seyit adındaki bir bar görevlisi, "Ahmet Abi vallahi nizam ve intizam Hortum'la başladı. Laf aramızda ben de bir tokatını yedim. Ama helal olsun... O kötülerin karşısında idi... Üç kağıtçıların, kapkaççıların, tinercilerin, Beyoğlu'na huzursuzluk verenlerin karşısında idi. Kendi gitti, adı kaldı yadigar..."
Bu satırları okuyanların bir kısmı benimle aynı fikirde olmayabilir. Olanlara da, olmayanlara da saygım ve sevgim sonsuz... Ben hiçbir zaman dayağı müdafaa etmedim. Bundan sonra da etmeyeceğim. Ama eskilerin dediği gibi, "Dayak cennetten çıkma mıdır, değil midir," sorusunu bir defa daha sorarak, tartışma ortamı açmak bilmem ne kadar doğru olur? Ama bir gazeteci olarak bizim görevimiz gördüklerimizi, işittiklerimizi ve olayları objektif olarak yazmak, haberciliği haberciye yakışır tarzda yapabilmektir.
Bir dayak hikayesi
1970'Lerde Günaydın Gazetesi'nde çalışıyorduk. Tabii orada çalışan arkadaşların içinde sağcısı, solcusu, ilericisi, gericisi vardı. Ben istihbarat şefliği yaptığımdan, çoğu arkadaş ufak tefek dertlerini benim vasıtamla halletmeye çalışırdı.
Hiç unutmam, bir gün o arkadaşlarımızdan biri geldi. Peşin söyleyeyim, kendisi zamanın ileri sosyalisti, medeniyet aşığı, dayağa her zaman karşı olan biriydi. Bana telaşla evinin soyulduğunu, kıymetli eşyalarının bir kısmının çalındığını belirterek, yardım istedi. Ben de hırsızlık masasındaki arkadaşlara rica ederek, daha sıkı bir çalışma yapılmasını sağladım.
Nitekim bir hafta kadar sonra hırsızlar yakalandı. Müjdeyi benden alan arkadaşım çok sevindi, hatta sevinçten havalara uçtu. Aradan 2-3 gün geçmişti ki, asık suratla yanıma gelerek, "Yahu bu hırsızları yakaladılar ama çalınan malların yerini bir türlü söyletemediler. Sen yine devreye girsen de, şunu bir sıkıştırsalar," dedi.
İşte o an lafı gediğine koyma zamanı gelmişti. Kendisine yarı şaka, yarı ciddi "Tamam kardeşim ama nasıl sıkıştırtacağız? Bu iş olsa olsa dayakla çözülür. Ee, ona da başta sen olmak üzere, hepimiz karşı olduğumuza göre, bekleyeceğiz" cevabını verdim.
Evine hırsız giren bu arkadaşım 2-3 günde bir yanıma gelerek, "Şunları sıkıştırtsana" diye söylendi, durdu.
Bu böyle devam ederken sonunda kendisine, "Yahu sen dayağın karşısında değil misin? Başkalarının başı ağrıdığı zaman karşısın da, kendi başın ağrıdığı zaman mübah mı görüyorsun," diye çıkıştığımda, "Biz de insanız, bizim de haklarımız var, hırsızın birine de insan muamelesi yapılır mı," cevabını verdi.
Tabii bu konuşmalar bir süre daha devam etti, sonrasında yakalanan hırsız çaldığı malların yerini gösterdi, o arkadaşım sevince gark oldu. Daha sonra beni her görüşünde de, "Bak Ahmet Vardar, sana bir şey söyleyeyim mi; ben yine de dayağa karşıyım" dedi.
İşte görüldüğü gibi, bazı zamanlar ve bazı olaylar sanki dayağı çağrıştırıyor gibi oluyor. Ama biz yine de dayağa karşıyız. Özellikle insana bu devirde dayak atılması hiç de hoş değil... Ama her zaman ateş düştüğü yeri yakar.
Falaka nedİr? (2)
Falaka Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılmış ve bu kullanılma Cumhuriyet Devri'nin ortalarına kadar da devam etmiştir. Tabii illegal olarak...
1.5-2 metre uzunluğunda, hafif eğri, kalınca bir sopa, ortasında da yaklaşık yarım metre aralıklarla iki delik bulunmaktadır. Bu deliklerden bir kayış geçirilip, ayak uçları bağlanır. Suçlu sırt üstü yere yatırıldıktan sonra, tabanlar yukarıya bakacak şekilde kayışa bağlanır.
Bu sopayı iki kişi bel hizasında tutar. Elinde de daha ince ve esnek (özellikle kızılcık ağaçlarının düzgün dalları veya erik ağacının taze sürgünlerinden yapılmış) sopa bulunan falakacı, belirli aralarla tabanlara vurur. Falaka üç amaç için kullanılırdı. Biri tembihat, ikincisi konuşturma, ipucu elde etme, diğeri ise cezalandırma...
Ünlü edebiyatçımız Falih Rıfkı Atay bu konuda, "Talebeliğimde ikinci falakayı bahçedeki eğri ağaca koşarak çıkmak istediğim için yemiştim." diye yazmıştı. Hüseyin Rahmi Gürpınar ise bir anekdotunda, "Babası kendisini bir baba muhabbeti ile sevmiş olsaydı, o yaştaki çocuğu falakaya yatırmak insafsızlığında bulunur muydu?" diye yazmıştı. Ünlü hikayeci Ömer Seyfettin'in "Falaka" adlı hikayesini de bilmeyenimiz yoktur.
YARIN
* Altı yaşındaki sokak çocuğu bile onun namını duymuştu...
* Transseksüeller Hortum Süleyman hakkında neler diyorlar?
* Hukuk öğrencileriyle İstiklal Caddesi'nde neler tartıştık?
|
Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır
|