


Tarihi onarmak
Zeugma Harabelerinin sulara teslim edilmesiyle tarihe sahip çıkma konusu yeniden gündemde.
Türkiye elbette tarihsel zenginlik bakımından dünyanın önde gelen ülkelerinden biri. Ama bu zenginliği koruma ve onarma alanında, yeterli bir eğitim ve öğretim düzeyine, ne yazık ki ulaşmış değil.
Sayısız denecek ölçekteki kurumda, sanat tarihi, arkeoloji, mimarlık, şehir plancılığı öğretiliyor.
Koruma ve onarma ise hepsinin alanına girdiği halde bu konuda doğrudan ve yeterli düzeyde bir eğitim verilmiyor.
Günlük yaşamda ise gençlerin bu bilinci kazanma şansları fazla değil.
Vakıflar İdaresi'nden, Kültür ya da Turizm Bakanlığı'na, Belediyelerden sivil toplum örgütlerine bu alanda genel kabul görmüş ne bir anlayış var, ne de kavram ve dil birliği...
Buna tarihsel alan çevresinde yaşayan yöre halkının ilgisizliği, bilgisizliği, eğitimsizliği de eklenince, tarihsel zenginliğimizin, yoksullaşma tehdidi altında olduğu ortaya çıkıyor.
***
Yürek yakan örnekleri yurdun dört yanında görmek mümkün;
Sözgelimi yolu Safranbolu'ya düşenler, dört yüz yıllık bir tarihi çeşmenin mermer kitabelerinin, fıstıki bir yeşil yağlıboyayla parlatılıp korumaya alındığını göreceksiniz.
Yolunuzun oralara düştüğüne esef edeceksiniz.
Türkiye'nin zengin tarih birikimini geleceğe taşımak için sağlam bir felsefe ve anlayış oluşturulmasına çok acil gereksinme var.
Koruma-onarım alanında insan ögesinin ve çevrenin önemi çok açık.
Kültürel mirası geleceğe taşımak toplumca ortak bir heyecan gerektiriyor.
Bu süreçte yalnızca tarihsel koruma ve onarım değil, söz konusu çevresel insan bilincinin ve eğitiminin geliştirilmesi de hedef alınmalı.
Bu arada kültürel ve pratik bir altyapının oluşturulması şart.
Çünkü tarihi eserin veya alanların restorasyonda kalıcılık, ancak korumanın sürekliliğiyle mümkün.
***
Tarihi yapıların veya yörenin sürekli bir bakım ve gözetim altında bulundurulmalı.
Tarihselliğin karakterine aykırı eklentiler ya da fiziki saldırılar bekçilerle değil, halkın sahiplenmesiyle önlenebilir.
Bu da projenin uygulanması sırasında, yöre halkın eğitilmesi ve deyim yerindeyse, "havaya sokulması"yla gerçekleşebilir.
Bölgeye gelecek hareketlilik, projeye karşı bir "aidiyet"in ve katılımın doğmasını sağlayacaktır.
Böylece de koruma-onarımın kalıcılığı sağlanabilecektir.
Projenin her aşamasında başta araştırma ve geliştirme olmak üzere eğitim, tanıtım-katılımın birbirleriyle ilişkilendirilmesi projeden beklenen yararı, hem yöresel hem de ülkesel ölçekte en üst düzeye çıkartabilir.
Projelerde dikkate alınacak bir başka unsur da, uzman kadroların yetişmesi ve teknik personelin deneyim kazanmasıdır.
Düşünülmesi gerekli bir nokta daha var:
Bu projelerden elde edilecek deneyimin, birikim ve bilginin üniversiteler, teknik çevreler kadar yerel yönetimler için de ulaşılabilir ve kullanılabilir olmalıdır.
Daha açık bir öneriyle; Türkiye gibi bir tarih ülkesi için bir çeşit "Koruma-Onarım Bilgi Bankası" kurulması şarttır.
Bu tarihsel kalıntıların, onarıma muhtaç eserlerin geleceğe taşınması için bir anlamda "Kan Bankası"dır.
Böyle bir bankanın yararı, başta Unesco, Avrupa Konseyi, Dünya Bankası olmak üzere birçok uluslararası kurumun mali desteğini sağlamak olacaktır.
Böylece Vakıflar Bankası'nın, hisselerinin elden çıkarılması gibi bir önleme gerek kalmıyacaktır.
Tarihsel onarımları tekil ve yalıtılmış bir işlem olmaktan çıkartmak ve toplu bir tarihsel bilinç seferberliğine dönüştürmek gerekir.
Halkımızın bu bilincin potansiyeline sahip olduğu Zeugma deneyimiyle kendini hissettirdi.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'mız, keşke bu konuya da iki satır ayırsaydı.
Bu açığın üç ay sonra Yeni Yasama Dönemi'nde kapatılacağı umuduyla.