


Kul hatasız, hata tövbesiz olmaz!
Rahmetli vaka-i nüvist Sinan Çavuş, Kanuni Sultan Süleyman'ın Zigetvar seferi için oturup bir ciltlik kitap yazmış.. Eğer günümüzde yaşayıp da Mudo'yu tanısaydı sadece bir haftalık Amsterdam seferi için beş cilt doldururdu..
Oturduğum yerden hükümet adamlarını uyarıyorum.. Eğer Türkiyemiz'in bir gün Benelüks ülkeleri; yani Belçika, Hollanda, Lüksemburg'la arası bozulursa diplomatik bahane aramasınlar..
Bu ülkelerin birinden biri Dışişleri marifeti ile nota verirse şaşırmasınlar.. Doğruca Mudo'ya gelip;
- "Sen orada ne yaptın ki bunlar dellendi?" diye hasabını sorsunlar..
***
Mudo, kendi alanında çok başarılı bir iş adamı olabilir.. İnanılmaz yaratıcı şeyler üretebilir, insanları küçük ayrıntılarla mutlu edebilir.. Lakin gördüğüm kadarı ile Avrupa'nın esnaf makulesinden kimsenin siniri bu "gayretkeşliği" bu kadar merakı kaldırmaz..
Yazının girişinde çoğunluğun tanıyacağını varsayarak Mudo diye söz ettiğim kişi, iş dünyasının yakından tanıdığı Mustafa Taviloğlu.. Fikrini illegal moda faaliyetleri ile bozduğundan "Mudo" logosunu kod adı olarak kullanıyor..
Mesela kalabalık bir yerdeyseniz, kendisine seslenmeniz icap ettiğinde "Mustafa Bey" yerine "Mudo" diye bağırmanızı yeğliyor..
İyi nara.. İyi reklam..
Sebebi her türlü bağırtıyı çağırtıyı reklam olarak kabul etmesi.. Eğer ciğerlerinize nefesi sıkıca çekip "Muudoooo" diye naralanırsanız, reklam açısından daha da makbule geçiyor..
O yüzden Mudo'nun gözüne girecekseniz "Bize derler İstanbul Efesi, kıçımızdan alırız nefesi.." deyip derin bir soluk alacaksınız.. Sonra alt tarafınızı kasarak, rektum kaslarının büzülmesini sağlama alıp; narayı öyle boşaltacaksınız ki yaranayım derken donu battal etmeyesiniz..
Amsterdam'daki beraberliğimiz sırasında günde otuz kırk nara atmak zorunda kaldığım için bu tekniğin önemini iyi kavradım..
Her iki üç dakikada bir "Muuudooo" diye bağırmak normal birşey değildir ama zarurettir.. Çünkü Mudo burnunun dikine yürüyemez.. Kendisini gördüğü her vitrine bakmaya mecbur hissettiği için "Kulak doğrultusunda" yürür..
Eğer yüz metrelik bir kaldırımda ilerliyorsa sürekli zikzak yaptığından o yol ikiyüz metreye çıkar, haliyle onunla beraber olanlar sık sık durup "Mudooo!" diye bağırmak zorunda kalır..
Grubumuzdaki diğer arkadaşlar Mudo'nun enlemesine yürümesini; vitrinlere yönelik aşırı merakına bağlıyorlar ancak tek sebep bu olmayabilir.. Mudo doğma büyüme İstanbul çocuğu ve dinlediğim kadarı ile balığa da meraklı..
O kadar çok karides, pavurya, ıstakoz türünden deniz ürünü yiyor ki kromozomlarında mutasyon başlamış, yengeç genleri öne çıkmış..
O yüzden kamuya otuz sene hizmet vermiş resmi hizmete mahsus araçlar gibi sürekli sağa sola çekiyor.. O da kaderin kendisine oynadığı bu oyunun acısını rastladığı dükkanlardan çıkarıyor..
***
Özellikle de kendi ilgi alanına giren bir dükkana denk gelmesin.. Mutlaka vitrini ile uzun uzun bakışıyor, sonra içeri girip oradaki tezgâhtarlara o malları indirtiyor..
Tezgâhtar "müşteri çıktı" diye mutlu, başına geleceği bilmediğinden malları hevesle çıkarıyor.. Mudo başlıyor incelemeye.. Kiminin dikiş yerine bakıyor, kiminin iliklerine.. Kiminin yaka büzgüsüne..
O dükkanda ne kadar mal varsa tek tek elden geçirdikten sonra almayıp dışarı çıkıyor.. Tezgahtar kızlarda o anda oluşan öfkenin katsayısını ölçebilmek için elinizin altında "sinir takometresi" bulundurmanız lazım.. Gerçi suratlarından da belli oluyor ama bilimsel bir tarif yapamazsınız..
En ağırına giden şey..
Mudo'nun baskınına uğradıkları için fazla mesai yapmak durumunda kalan tezgâhtarların asıl kızdığı şey başka.. Mudo dışarı çıkıp; elden geçirip çekirge istilasına uğramış tarlaya döndürdüğü dükkanın karşısına geçiyor..
Belinde taşıdığı el kadar makinayı çıkarıp vitrinin fotoğrafını çekiyor.. İşte "Mudo'nun bu mutluluk anı" kahrediyor elin kızlarını..
Amsterdam'da beş kişilik bir grup olduk.. İçimizde Mudo'nun oğlu Ömer de var.. Ancak diğerleri onun bu hallerine alışmış.. Mudo geride kaldı mı beklemeden gidiyorlar.. Ben acemi olduğumdan onun vitrine takılmasını dert edindim ve enayi gibi Mudo'yu toplama işini gönüllü olarak üstlendim..
O sayede diğerleri Amsterdam'ı bir kere gezmişse ben iki kere gezmiş gibi oldum..
Hayır! Ben de inatçı adamımdır.. İlle de Mudo'yu doğru yürüteceğim ya o yüzden durmadan kolkola giriyoruz.. Önce Mudo kaldırımın solundan başlayıp beni vitrinlere doğru sürüyor.. Sonra ben "Ya Settar! Ya Gaffar!" çekip, sağ tarafından abanıyor, O'nu yolun soluna atmaya çalışıyorum..
***
Memleketten biri itişmemizin seyrine uzaktan dursa, hallerimizi katiyen anlayamaz.. Anadolu'da yaşayıp da kağnı arabasını görenler bilir.. Kağnıya iki öküz koşarlar.. Yaşlısı daha olgun ve oturaklı olduğundan yolu dümdüz gider..
Gencini boyunduruk bunaltır, canı sıkılır.. Doğru yürümez, gah diğer öküze yüklenip hayvanı yoldan çıkarır.. Gah kendisi yan yan gidip onu kendi yönüne çeker.. Kağnı da bir sağa bir sola gider ki çaresi kağnıyı sürenin elindeki övendireyi kullanmasıdır..
Övendire ucuna mıh çakılı uzun bir değnek olup hayvanın götüne batırmaya yarar.. Mıhı götüne yiyen öküz anında yola gelip, efendi gibi gitmeye başlar..
Eğer bizim de arkamızda arkadaşlardan biri olsaydı; şehadet parmağını övendire yerine kullanıp, bize yön verseydi bu kadar yalpa yapmazdık.. Benim de başıma ağrılar girmezdi..
Mudo'nun bendeki yan etkisi gezinin üçüncü gününden itibaren yakalandığım baş ağrısı oldu ki kendi başımıza kaldığımızda; Zürriya masalının kahramanı gibi "Vay başımın ağrısı, gitti canımın yarısı.." diye dövünüp durduk..
Lakin yürümediği zaman öyle tatlı bir arkadaşlığı var ki bir yere gitmem icap etse yine arkadaş olarak Mudo'yu isterim..