Siyasi yaşamımızı izlerken, 'anafikrin gözden kaçtığı' hissine kapılmamak mümkün değil. Meclisin ve hükümetin, geçtiğimiz yıl hızla devreye giren bazı reformlardan sonra, iyice zaman kaybettiği bir dönem yaşadığı söylenebilir. Bunu 'yüce divan' gibi son günlerde gündemi gereğinden fazla meşgul eden bazı konular anlamında düşünmemek gerekiyor. Önemli olan konulara hangi açıdan yaklaşıldığı ve bu açının ne kadar yapıcı, sağlıklı ve amaca uygun olduğu.
Türkiye gibi, demokrasiye dayalı siyasi kurumları çok genç ve kırılgan olan bir ülkede, kurallar sürekli şartlara göre adapte edilir. Senaryo hep bu yeni şartlar veya 'olağanüstü olaylar' çerçevesinde yenilenir. Kişiler, kurumlardan öndedir, çünkü halen kurumlara, özellikle devlet kurumlarına 'rengini' veren onlardır. Bu, belki dünyanın her yerinde biraz böyledir, ama ülkemizde daha belirgin bir özellik olarak ortaya çıkar. Bizim sistemimizde, kişilere aslında olması gerekenden daha büyük sorumluluklar düşer. Dolayısıyla devlet 'yöneticilerinin' seçilmesinde -hem görevi kötüye kullanmama, hem de üstün performans gösterebilme- kriterleri daha da ön plana çıkması gereken olgulardır.
Nasıl bir şirket, yöneticilerinin doğru aldığı kararlar ve çalışanlarının zamanlarını en verimli kullanmasıyla ilerleyebilirse, devletler için de aynı prensip sözkonusu. Ancak, acaba 'milletin vekilleri' ve bir anlamda `yöneticileri' olan kişiler, zamanlarını aynı özenle kullanabiliyorlar mı? Kararların aynı titizlik ve hür iradeyle alabiliyorlar mı? Onlara verdiğimiz yetki ve maaşları, devlet kurumlarının vergilerimizle ve özvarlığımızla oluşan kaynakları, 'optimal' noktada kullanma bilincini, hareket ve kararlarına yansıtabiliyorlar mı?
Türkiye'de sivil toplum ve özel sektör son yıllarda büyük mesafeler katetse de, devletin sistemdeki ağırlığı halen çok büyük. Gemiyi 'hedeflediğimiz limana doğru' götürmek için, devletin de denklemdeki rolünü en iyi şekilde yerine getirmesini beklemek hakkımız. Acaba bugünlerde 'kaptan köşkü' ne denli verimli çalışıyor? Avrupa liderleri dijital devletten söz ederken, ve bunu gerçeğe dönüştürürken, bizim liderlerimizin gündem maddeleri nedir? Lise mezunlarımızın üniversiteye gitmesi bir 'şans ve lüks' meselesiyken, Türkiye gerçekten 21. Yüzyılın önde gelen ülkeleri arasına girebilir mi?
Kaptan köşkü, kaynaklarını ne denli verimli kullanabiliyor? Bireysel çatışma ve çıkar kavgalarından etkilenmemeyi başarıyor mu? Meclis için ideal bir çalışma ortamı sağlayabiliyor mu? Yoksa, istikrar adına milletvekillerinin esas görevlerinden feragat mı ediliyor? Bunlar, geminin rotadan çıkmaması için 'anafikre' sadık kalmak için çok ihtiyacımız olan ortak müşterekler, 'olmazsa olmazlar.'
Siyasi mekanizmanın ne olursa olsun Türkiye'ye zaman kaybettirmemesi lazım. Ülkenin önünü açması lazım. Şahsi kavgaları, hükümet kavgasına dönüştürmemesi, ancak doğru kavgaların da verilmesine engel olmaması lazım. Biliyorsunuz, onlar anafikirden uzaklaştıkça, hepimizin çabası boşa gidiyor. 'Eğitimli, gelişmiş ve demokratik Türkiye' hayali, yine başka bahara kalıyor.
Önceki gün ÖSS kapılarında çocuklarını bekleyen anne-babaların gözlerindeki heyecanla karışık burukluğu gördünüz mü bilemem. Sadece bu bile yeter, 'anafikri hatırlamak' ve ona sadık kalmak için.