Son on yıldır oturduğumuz evlerin ikisi de İstanbul'un önde gelen liselerinden biriyle komşu. Hem de öyle yakın komşu ki, okulun bahçesini çepeçevre kuşatan yüksek duvarı aşabilen çocuklar pat diye bizim bahçeye düşüyor.
Önceki evimizde aşmak zorunda kaldıkları duvar yaklaşık üç metre yüksekliğinde, üstü sarmaşıklarla örtülü, kuytuluklarında akreplerin yuva yaptığı eski taş bir duvardı. Ama ne dikenli sarmaşıklar, ne de akrep-çiyan tehlikesi çocukların bütün gün boyunca beşer-onarlık gruplar halinde firar etmelerini engelleyemezdi.
Şimdi bahçenin öbür tarafındayız. Bu tarafta işler, duvarın üstüne gerilmiş tel örgü yüzünden daha da zor, ama trafik daha da işlek. Önce duvarı, sonra tel örgüyü tırmanıyor ve yaklaşık beş metre yüksekliği aşıp bizim bahçeye atlıyorlar. Oradan da ver elini özgürlük... Hem öyle birer-ikişer değil, gün boyunca onar-onar; yirmişer-yirmişer, sürüler halinde...
Bu öğrencilerin henüz on-on bir yaşında minicik bir çocukken, bu okula girebilmek için neler çektiklerini yakından biliyorum... O kadar hevesle girdikleri bu okuldan bir günlüğüne olsun "kurtulabilmek" için kollarını bacaklarını kırmayı, beş metreden tepe üstü çakılmayı göze alıyorlar.
Şimdi bu satırları okuyan çoğu okurum, "okul kırmanın" öğrencilerin raconu olduğunu, bunda büyütülecek bir şey olmadığını düşünecekler, biliyorum.
Oysa gerçek bundan çok daha trajik.
Gözlüyorum: Her Pazartesi günü, cenaze törenine gelir gibi üzgün, boynu bükük geliyor, Cuma öğleden sonraları sevinç naraları atarak fırlıyorlar okuldan. Eylül-Ekim aylarında bir yas bulutu dolaşıyor okulun üstünde. Mayıs ayında ise işkencenin son demlerini yaşadıklarını bilmenin sevinci... Apaçık ortada ki okulu sevmiyorlar, hatta nefret ediyorlar. Öylesine nefret ediyorlar ki, o duvarı aşmak için Berlin Duvarı'nı geçen Doğu Bloku yurttaşlarını aratmayacak yaratıcılıklar gösteriyorlar. Onlar telleri parçaladıkça okul idaresi tamir ediyor, onlar yeni gedikler buluyor, okul idaresi kapatıyor. Bu savaş yıllardır böyle sürüp gidiyor...
Yıllardır tanık olduğum "özgürlüğe kaçış" sahnelerini bugün gündeme getirişimin sebebi küçük bir gazete haberi.
Biraz önce bir gazetede, zorunlu eğitim yaşının 5'e inmesi çalışmalarının iyice ciddiye bindiğini okudum. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı için oluşturulan komisyonun raporu TBMM'de yasalaşırsa çocuklar 3 yaşından itibaren okul öncesi eğitime "yavaş yavaş" alıştırılacak, 5 yaşında ise ülkedeki tüm çocuklar zorunlu eğitime tabi tutulacakmış. Üstelik burada da durulmayacak, beş yıl sonra zorunlu eğitim yaşı 5'ten 4'e indirilecekmiş...
Bir an için 4-5 yaşında miniklerin birbirlerinin omuzlarına çıkarak karşımdaki şu yüksek duvardan tırmanmaya çalıştığını, beş metre yükseklikten bizim bahçeye atladığını, yarısı düştüğü duvar dibinde telef olurken diğer yarısının sırtında beslenme çantasıyla, korkuyla arkasına bakarak kaçıştığı gözümün önüne geliyor.
Ne kadar "çağdaş" bir tablo değil mi?
Okul yaşını 4'e indirmeyi planlayanlar, okulları yarı açık cezaevleri olmaktan çıkarmak için ne gibi önlemler düşünüyor acaba? Hiçbir şey... Varsa yoksa okul yaşını küçültmek, zorunlu eğitim yılını arttırmak. Ve okul duvarlarını yükseltmek...
İşin acısı bütün bunlar "çağdaşlık" adına yapılıyor. Çocuklar ailelerin "elinden" ne kadar erken kurtarılıp Milli Eğitim'in eline verilirse o kadar hayırlı bir iş yapıldığı sanılıyor. Her şey özelleştirilirken, çocuklar daha 5 yaşında devletleştiriliyor. Devlet, nasıl çocuğun bekaretini korumayı; küçük yaşta evlenmesini, ayıp film seyretmesini engellemeyi aileye bırakmayıp kendi görevi sayıyorsa; eğitimini de kimselere bırakmıyor. Ve ağaç ne kadar yaşsa o kadar kolay eğilir, mantığıyla, okula başlama yaşını çekebildiği kadar öne çekiyor.
Daha da acısı, aileler de buna pek memnun oluyor. Çoğu, çocuk yetiştirme görevini tez elden devlete devredip sorumluluktan sıyırtma konusunda o kadar istekli ki, Milli Eğitim'in okul yaşını öne çekme kararları genellikle alkışlarla karşılanıyor.
Alan memnun, veren memnun sana ne oluyor, derseniz...
Tabii bana bir şey olmuyor, olan çocuklara oluyor.