


Vural Savaş'ın kızına bu kadar çok takı neden takılır?
Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş kızını evlendirdi. Düğün, anlatılanlara bakılırsa dillere destan güzellikteymiş.
Savaş'ın kızı Alev Savaş çok hoş bir genç kız. Hayli zengin bir aileye gelin gitmiş, Allah mutlu etsin.
Ancak eğer abartma yoksa, masrafı doğal olarak damadın ailesi tarafından ödenen 100 milyarlık düğün bizlere ilginç ipuçları verdi.
Öncelikle şunu merak ediyorum, Yargıtay Başsavcısı'nın kızına bir düğünde neden bu kadar çok takı takılır? Bizim gazetede yayınlanan habere göre sadece takı takma töreni 2 saat sürmüş.
Damadın ailesi çok zengin ve çevresi çok geniş olabilir. Ama davetlilerin büyük bölümü devlet bürokrasisinden ve bu bürokrasiye yakın olanlardan oluşmuştu. Bana biraz fazla geldi.
Ama asıl konum başka. Yargıtay Başsavcısı'nın, protokol kurallarını çok iyi bilmesine rağmen Yargıtay Başkanını istiskâl etmesi yadırgatıcı. Evet bu bir düğündür, ille de klasik protokol uygulanma zorunluluğu yoktur, ama o zaman Yargıtay Başkanı davet edilmezdi.
Başkan ile Başsavcı'nın aralarının siyasi nedenlerle "limoni olduğu" biliniyor. Savaş'ın davranışı bu açıdan bakınca biraz "nezaketsiz" görünüyor.
Ama aynı şekilde bir de Vural Savaş'a yönelik istiskâl var. Vural Savaş bir dönem askeri çevrelerin de gözbebeği idi. Demek şimdi bu vasfı biraz erozyona uğramış.
Ordu Komuta kademesi Savaş'ın kızının düğününe katılmadı, sadece bir temsilci gönderdi. Komutanların gerekçesi "Yaptıkları doğu gezisi nedeniyle yorgun olmaları."
Her şeyin altında bir şey aramak istemem ama düğüne gitmemek için "yorgunluk" gerekçesi göstermek biraz manidar geliyor.
Vasiyetin de önemi yok artık
M”na Urgan'ı da toprağa verdik. İnişli çıkışlı, heyecanlı bir yaşamı oldu Urgan'ın. İngilizce edebiyat eserlerinden yaptığı olağanüstü tercümelerle ve siyasi mücadelesiyle dar bir çevre tarafından tanınan M”na Urgan, ömrünün son baharında yazdığı "Bir dinazorun anıları" kitabıyla çok geniş çevrelere de kendini sevdirmişti.
M”na Urgan solcu olduğunu, komünist olduğunu hiç gizlemedi, her yerde açık açık söylemekten çekinmedi. Urgan'ın dini inancı da yoktu, ateist olduğunu hem kitaplarında yazıyor hem de her yerde söylüyordu.
Nitekim ölümünden sonra dini tören istemediğini, hatta rastgele bir yere gömülmesinin bile önemi olmadığını vurguluyordu.
Ne yakınları ne sevenleri M”na Urgan'ın bu vasiyetini yerine getirmediler. M”na Urgan için görkemli bir dini tören yapıldı, dualar okundu. M”na Urgan'ın bu dileğini ailesi olduğu kadar sevenleri de görmezden geldi. Herkes camiye koştu.
"Neden böyle oldu?" diye sorunca da "Polemiğe neden olmamak" cevabını aldım.
Burada bir samimiyetsizlik var. Bir yandan bir insanı fikirleri ve mücadelesi adına göklere çıkaracaksınız, öte yandan bu fikir ve mücadelelerinin doruk noktası olan "ölümden sonraki dileğini" yerine getirmekten korkacaksınız.Olmaz.
Garip tehditler
Mehmet Ali Ağca'yı hakim önünde gördünüz değil mi? İnanın ben şaşırdım. Abdi İpekçi'yi öldürmekten hüküm giymiş, Papa'yı vurmaktan 19 yıl hapis yatmış bir adamın görüntüsü yok.
Ağca kendinden son derece emin. Duruşu çok mağrur, adeta herkese meydan okuyor. Bu garip bir durum.
Ama daha da garip başka bir durum var. Türkiye'de kan dökülmesinde önemli payı olan bazı siyasi anlayışlar son günlerde kendilerini daha çok göstermeye başladılar.
Siyaset gereği "Biz eskiyi unuttuk, geleceğe bakıyoruz, sistemin bir parçasıyız, sağın liderliğine oynuyoruz" diyenler sözlerini de davranışlarını da sertleştiriyorlar.
Sanki sihirli bir el dokundu. Çatlı, Çakıcı, Ağca ve benzerleri iyiden iyiye kahraman gibi sunuluyor. Bu isimlerle ilgili eleştiri yazan çok sayıda gazeteciye tehdit unsuru taşıyan imzasız mektuplar, meçhul telefonlar geliyor.
Türkiye'ye yeni bir şekil vermek adına bu pompalamayı yapanlar, geçmişten herhalde yeteri kadar ders almamışlar.
"Otomatik geçiş" yerinde sayıyor
Ben kimbilir kaç kere yazdım, başka gazetelerde de yazıldı. Çevre yollarında trafik akışını rahatlatacak "otomatik geçiş" hâlâ özendirilmiyor, bundan yararlanmak isteyenlere de işkence çektiriliyor.
Otomatik geçiş kartı bir aracın gişelerden hızlı geçişini sağlıyor. Üstelik parası da peşin alınıyor.
Bu nedenle otomatik geçişin özendirilmesi, özellikle hergün kullananlar için cazip hale getirilmesi gerek.
Oysa bizde tam tersi. Hâlâ geçiş kartı almak için yığınla belge getirmek, geçiş ücretlerini belli banka şubelerine yatırmak zorundasınız.
Garip olan uygulamalardan biri de otomatik geçiş kartı hangi araç için alınmışsa sadece onun kullanma hakkına sahip olması.
Bundan kime ne, sonuçta parasını ödeyerek bir araç geçmiyor mu, ama bürokrasi olmaz diyor, kartı kim aldıysa o kullanabilir. Ne mantıksızlık.
Bir de otomatik gişelerin azlığı sorunu var. TEM otoyolunun bütün çıkışlarında otomatik geçiş olması gerek, ama nedense sadece birkaç yerde var. Örneğin Adapazarı il merkezinde bile otomatik geçiş yok. İstanbul'dan yola çıkıyorsunuz ve otomatik geçiş kartınız var, Adapazarı'ndan çıkarken hiçbir işe yaramıyor, yanlışlıkla otomatik giriş yaptıysanız, Adapazarı'nda cezalı ücret ödüyorsunuz.
Kolay işleri niçin yüzümüze gözümüze bulaştırırız ki.
Sorunu, gazeteye ziyarete geldiğinde bizzat Maliye Bakanı Sümer Oral'a da iletmiştim. Bakanımız uygulamadan haberi olmadığını, hemen el atacağını söylemişti. Aradan iki ay geçti, tık yok.