


Yeter bu işkence!..
Duyarlık çok kullanılan bir sözcük.. Onun zıddı olan "duymazlık"sa hiç kullanılmıyor.
Sanki çok duyarlı bir toplummuşuz gibi...
Sabah-akşam duyarlıktan, duyarlılıktan ve duyarlı olmaktan söz edenler duymazlık sözcüğünü hiç ağızlarına almıyor..
Her şeyi duymazlıktan gelenler, duymadıkları için de olup bitenlere "duyarsız" kalıyorlar...
***
Bugünlerde çok "traji-komik" bir "duymazlık" ve "duyarsızlık" olayı daha yaşanıyor.
Bir baba yürüyor...
Acılı bir baba...
Tek başına dev bir eylem gerçekleştiriyor..
Yüzbinlerce kişi aynı anda ve sloganlarla yürüyor olsa bu kadar etkili olması ve bu kadar ses getirmesi mümkün değil...
Tek başınalığın ve sessizliğin gücüyle yürüyor Boray Uras...
Gazeteciler, televizyoncular onu adım adım izliyor..
Trafik polisleri onu korumaya alıyor.
Yol kenarlarındaki ve yerleşim merkezlerindeki insanlar onu sevgiyle kucaklıyor...
Türkiye, onu destekliyor..
Ve, Ankara onu destekliyor..
Evet, Ankara harekete geçmek için onun Ankara'ya gelmesini bekliyor..
Bekliyor..
***
İşin "traji-komik" boyutu da burada yatıyor.
Boray Uras, sporcu değil... Çelimsiz bir insan...
Hayatında birkaç kilometre bile yürümemiş..
Zayıf bedeni, "aniden" karar verdiği böyle uzun soluklu bir maratona hazırlıklı değil...
"Hayat yürüyüşü"nün öncesinde sağlık kontrolünden filan geçmemiş...
Ona güç veren tek şey, sevgili kızının ölümünden sonra, bireysel acısını azaltmak ve başka acılar yaşanmasını önlemek için, kendisine yüklediği misyon...
Zaten o da söylüyor:
"Masasından birdenbire kalkan, benim yaşımdaki bir insan, başka nasıl yürüyebilir günde 50 kilometre!.."
Lakin, yolun yarısına geldiğinde bedeni isyan etmeye başlıyor...
Ayakları şişiyor... Adaleleri kasılıyor.. Eklem yerleri sızlıyor... Nefesi kesiliyor...
Yoruluyor...
Yoruluyor...
Ama, kararlı... Birkaç saat, birkaç gece, belki birkaç gün dinlendikten sonra yeniden yollara koyulacak...
Ve, bu noktada, benim kalemim isyan ediyor...
Var gücümle bağırıyorum işte:
"Yeter bu işkence!.."
"Yeter bu işkence!..."
Ankara bu kadar mı duyarsız?
Türkiye bu kadar mı duyarsız? Birden eski Roma'da "gladyatörler arenası"nda yaşadığımızı düşünüyorum.
Başta Ankara, bütün bir Türkiye tribünlere doluşmuş..
Ortadaki meydanda yürüyen "şapkalı yalnız adamı" izliyor..
Koltuklarına gömülmüşler; Yalnız Adam'ın "iddiası"nı gerçekleştirmesini bekliyorlar..
Hedefe ulaşabilecek mi bakalım?..
Yalnız ve yaşlı adam, tökezliyor, ağrılar, sızılar içinde, düşe-kalka yürümeye çalışıyor..
Tribündekiler bağırıyor:
"Hadi, devam, yürü..."
Başarabilirse parmaklar yukarı, başaramazsa aşağı!..
Öyle mi?
***
İstanbul-Ankara yolunda yaşanan traji-komik olay, bundan farklı mı sizce?..
İlle de Ankara'ya, Anıtkabir'e ulaşmasını mı bekliyoruz..
Belli ki, Ankara'ya ulaşınca makamlarında kabul edecekler onu.
Başbakanlıkta, bakanlıklarda, Meclis kulislerinde..
Belki de, gerçekten, Meclis'te sıranın kendisine gelmesini bekleyen "Trafik Yasası"nı öne çekecekler...
Belki de yasayı Meclis'ten çıkaracaklar...
Öyleyse ne bekliyorsunuz!.. Durdurun bu işkenceyi...
Herkes bu kadar mı duyarsız!..
"Evet, mesajınız alınmıştır Boray Bey.. Artık yürümenize gerek yok...
Konu öncelikle olarak Meclis'in gündemine alınıyor..
Size bir araç gönderip Ankara'ya aldırıyoruz..
Kamuoyunu ve bizleri uyardığınız için teşekkür ederiz..."
Bu kadar mı zor!..
Yoksa, gerçekten Boray Uras'ın bu işi başarıp başaramayacağını mı merak ediyorsunuz?
Başaramazsa parmaklar aşağı mı?
Ankara, gladyatörler arenası mı?
Sayın Cumhurbaşkanı Sezer!
Sayın Başbakan Ecevit!
Sayın Meclis Başkanı Akbulut!
Sayın İçişleri Bakanı Tantan!
Bir adım atın, bir şey yapın, bir şey söyleyin!.
Bitsin bu işkence!..