Ağca'nın tercümanıydım
Suikastın hemen ardından Ağca, Roma Emniyet Müdürlüğü'nde sorgulandı. Sorguya bir Türk öğrenci tercüman olarak katıldı: Sabah'ın Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Korcan Karar
Tarih 13 Mayıs 1981... Roma'nın Via Cavour Caddesi'ndeki 194 numaralı apartmanının çatı katında oturan Türk öğrencisinin kapısı çalındığında, Papa'ya düzenlenen suikastin üzerinden sadece bir saat geçmişti. Kapıyı vuran üniformalı iki İtalyan polisi. Kapıyı açansa 19 yaşında bir konservatuvar öğrencisi olan Korcan Karar... Yani ben!
Beyaz bir zarf uzattılar. Açtım. Mektupta "çok acele ve muvcutlu olarak Roma Emniyet Müdürlüğü'ne geliniz" deniyordu. Başka hiçbir açıklama yapılmadı. Pasaportumu alıp çıktım. Polisler beni Alfa Romeo marka ekip otosuna oturttu. Via Nazionale Caddesi'nin arkasındaki Questura Centrale Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldüm.
Yolda polise "Bir suçum mu var," diye sordum ama cevap alamadım.
ZORUNLU ÇEVİRMEN
Beni Yabancılar Şubesi Emniyet Amiri karşıladı. Onu daha önce oturma izni almak için başvurduğumda tanımıştım. Ama adını hatırlamıyordum. Oturmamı söyledi.
Hemen konuya girdi: "Elimizde bir Türk var. Sorgulanması için tarafsız bir tercümana ihtiyacımız var. İtalyancan çok iyi olduğundan bize yardımcı olacaksın," diye otoriter bir tavırla konuştu. Bana "olmaz" deme şansını vermedi. Ancak ben bu sırada hâlâ bu İtalyan polisinin yardım isteğini Papa suikastıyla bağdaştıramıyordum. Gerçi birkaç saat önce Papa'nın suikasta uğradığından haberdar olmuştum. Bu saldırının bir Mehmet Ali Ağca tarafından gerçekleştirildiğini bilmiyordum.
Teklifi kabul ettim. Noter ve görevliler huzurunda yeminli tercüman olacağıma dair bir dizi evrak imzaladım.
Gece 23:00'da Emniyet Müdürlüğü binası içinde bulunan başka bir bölüme götürüldüm. İki ufak penceresi bulunan oval bir sorgu odasına sokuldum. Oda oldukça iyi ışıklandırılmıştı. Ortada bulunan bir masanın çevresinde sorgu memurları olduklarını tahmin ettiğim 3 kişi vardı. İki sandalye boş duruyordu. Birine ben oturtuldum. Tahta masanın etrafında, odanın köşelerine üçerli gruplar şeklinde dağılmış, hazır pozisyonda duran 9 sivil polis vardı. Bir de masadan iki metre uzaklıkta daktilosuyla oturan orta yaşlı, hafif toplu bayan bir memure...
AĞZINDA KAN VARDI
Yanımdaki polislerden biri az da olsa Türkçe biliyordu. Beklemeye başladık. 10 dakika sonra Mehmet Ali Ağca kelepçesiz ve iki sivil polis eşliğinde sorgu odasına alındı. Ben adamın yüzüne baktım. Ancak kim olduğuna dair en ufak bir bilgim yoktu. Dudakları morlaşmıştı. Kenarlarında kan toplanmıştı. İlk anda, tedirgin bakışlarla odadaki insanları süzdü. Benimle de göz göze geldi. Ve ona gösterilen o büyük tahta masanın önündeki sandalyeye oturtuldu.
Hemen karşısında bulunan ortadaki sorgu memuru, önündeki dosyayı açtığında içindeki "ayyıldızlı", yeni, pırıl pırıl pasaportu fark ettim. Bir yaprak çevirince, "Faruk Özgün" adını gördüm. Veriliş Tarihi: 11 Ağustos 1980. Sayı: 136635 idi.
Sorgu polisi bana dönerek şöyle dedi:
"Söyle ona kimlik tespiti yapacağız. Şu anda Roma Emniyet Müdürlüğü'nde bulunmakta. Bizler de İtalyan devletinin resmi memur ve polisleriyiz. Adını soyadını, nerede ve hangi tarihte doğduğunu, ana-baba adını, varsa bir üçüncü ismini ve bu ülkeye nereden, nasıl geldiğini, buradaki ikamet adresini sırasıyla sor."
Polis daha sonra Ağca'ya dönerek, bana söylediklerinin aynısını İtalyanca olarak gayet sert, kararlı bir biçimde tekrarladı. Hemen ardından ben de bana söylenenleri Ağca'ya, Türkçe tercüme ettim. Ağca salonda ilk defa Türkçe konuşan birini duyduğu için irkildi. Gözlerini, gözlerimin içine dikti. Öyle sert baktı ki, ben gözlerimi çekmek zorunda kaldım.
"ADIM FARUK ÖZGÜN"
Adının Faruk Özgün olduğunu söyledikten sonra pasaportta yazan bilgilerin aynısını verdi. Milano'dan Roma'ya geldiğini söyledi. İtalya'ya girmeden önce de Avrupa'nın çeşitli kentlerinde dolaştığını belirtti.
Odadaki herkes bu Türk'e "kafayı yemiş", "psikopat" ruhlu biri gibi muamele ediyordu. Ben dahil, kimse bu kişinin gerçek kimliğini bilmiyordu. Mehmet Ali Ağca, pasaporttaki sahte bilgileri teyit eder etmez, odadan bir memur bunları yazarak Türkiye'ye teleks geçmeye gitti.
Daha çok üç sorgucu konuşuyor, diğer memurlar sadece dinliyor, gerekmedikçe ağızlarını açmıyorlardı. Ağzı kurumuş ve kanlı olan Ağca'ya bir bardak ve içi su dolu sürahi getirildi. Ağca bir bardak su içti. Sorguculardan biri Ağca'ya oranın en ucuz sigaralarından biri olan "MS"ten ikram etti. Ağca sigarayı kabul etmedi ve kullanmadığını söyledi.
Geçen bir buçuk saatte söylenenleri bir kadın daktilo ediyordu. Arasıra bu kadın dışarı çıkıp daktilo edilenleri başka bir görevliye teslim ediyordu. Dışarıdaki başka bir ekip de kayda geçenleri, tekrar tekrar okuyup analiz ediyordu.
CEBİNDEN BİLDİRİ ÇIKTI
Gece yarısı 01:00 sularında sorgu devam ederken Faruk Özgün adlı o kişi bir hışımla ayağa kalktı ve "Ben Mehmet Ali Ağca'yım" diye bağırarak, gözlerini emredercesine bana dikti: "Söyle bunu onlara..."
Sorgu heyetine döndüm: "Bu adamın gerçek kimliği Mehmet Ali Ağca'ymış..."
O dakika sorgu odası karıştı. Herkes birbirine bir şeyler sormaya başladı.
Ağca konuşmaya devam etti. Bu arada cebinden üç beyaz sayfaya tükenmez kalemle yazılmış bir bildiri çıkardı. Bildirinin başlığı büyük harflerle yazılmış "Üçüncü Dünya Ülkelerine..." idi.
Tam okuyacakken, polis bildirinin elinden alınmasını emretti. Bildiri alındı. Aralarında hararetli bir konuşma geçti. Hemen ardından bu kez doğru kimlik bilgileri teleksle Türkiye'ye geçildi. Ancak hâlâ kimse bu adamın gerçekte nasıl bir geçmişe sahip olduğunu bilmiyordu. Abdi İpekçi'nin katili olabileceği aklımızın ucundan bile geçmedi. Derken sorguya ara verildi. Ağca bu defa kelepçe takılarak odadan çıkarıldı.
YARIN
Ayağa fırlayan Ağca, hangi sözleriyle savcıyı şaşırttı?
Ankara'nın teleksi, müdürü hortlak görmüşe döndürdü!
Polis, beni dünya medyasından kaçırmak için neler yaptı?
KORCAN KARAR'IN DİZİ YAZISI-1
|