


Hititler'den bu yana...
Kimse "uyarmadı" diyemez gerçekten. Kimse doğayı biz insanları gafil avlamakla suçlayamaz.
Tabiat ana, yazın sıcağıyla birlikte başlayan küçük ve orta büyüklükte sarsıntılarla bize 17 Ağustos felaketini unutturmamaya çalışıyor sanki. Denizli'yi hafif hafif yoklayarak, Çankırı'ya ciddi bir uyarı yollayarak, aradan geçen her günün büyük felaketi uzaklaştırmadığını, tam tersine yaklaştırdığını hatırlatıyor.
Oysa biz tehlikeyi bir türlü kavrayamayan küçük çocuklar gibiyiz. 17 Ağustos'tan bu yana depremsiz geçen her günün bizi tehlikeden bir adım daha uzaklaştırdığını sanıyor ve ferahlıyoruz. Tabii böyle algılandığı için de, o günler "kazanılmış" değil, "kaybedilmiş" günler oluyor.
Geçen gün gittiğim bir kooperatif genel kurulunda, üyeler yarın öbür gün içinde oturacakları binaların deprem raporlarıyla, şerefiye bedelleri ya da kur'a çekim tarihiyle ilgilendiklerinin onda biri kadar ilgilenselerdi, böyle bir bilinç biraz olsun gelişmiş olsaydı, inanıyorum ki bu bir yılda İstanbul'da çok şey yapılmış olurdu.
Korkarım ki, bu aymazlıkla üç ölüyle atlattığımız Çankırı depreminden işimize gelen sonuçları çıkartıp rehavetimizi daha da koyultacağız.
Örneğin, Çankırı depremini üç ölüyle atlatışımızı merkez üssün yoğun bir yerleşim yeri olmamasına ve depremin saatine değil, halkın bilinçlenmesine yoracağız. Ambülansların ve yardımların deprem bölgesine hızlı ulaşmasının depremin çapına değil, "bu defa iyi organize oluşumuza" bağlayacağız. Böylece kendimizi biraz daha rahatlatıp, henüz evimize hiç baktırmadığımızı, ya da o zayıf kolonla ilgili hiçbir şey yapmadığımızı, ya da taşınmak için koşullarımızı hiç zorlamadığımızı aklımızın daha ücra bir köşesine atacağız.
***
Kanallardan birinden Çankırı'daki deprem haberlerini ve uzman yorumlarını izliyorum.
TV kameraları civar köylerdeki depremle yerle bir olmuş kerpiç evlerin üzerinde dolaşırken stüdyodaki uzman konuk Ahmet Ercan bir noktaya işaret ediyor: "Şu evlere bakın," diyor, "Bu evler, bundan 3 bin yıl-4 bin yıl önce yapılanların yanısı... Hititler'den beri değişen birşey yok. İnsanlar 4 bin yıldır aynı evleri yapıyor. Deprem yıkıyor, aynısını yine yapıyor; yıkıyor, yine yapıyor..."
Gerçekten de elde olan rakamlara bakıyoruz; 1940'lardan bu yana aynı bölgede tekrarlayan depremlerde yıkılan ev ve ölü sayısı neredeyse hiç değişmemiş. Hititler'den bu yana, babalar üstüste koydukları kerpiçin altında ezilip gitmiş, oğullar babalarını enkaz altından çıkarıp gömer gömmez, aynı yere aynı evi yeniden yapıp içine girmiş. Yeni bir deprem o evi de yerle bir edene kadar orada yaşamış. Çimentonun, inşaat demirinin icat edilmediği bir dünyada yaşarcasına, evini atasından-dedesinden gördüğü gibi yapmaya devam etmiş.
Ahmet Ercan bunu halkın fakirliğine bağlıyor. Ve "eğer halk fakirse ve daha iyisini yapamıyorsa, devlet onun yerine yapıverecek, yok başka yolu" gibi bir sonuca varıyor. Sonra kendi önerisini biraz daha geliştirip küçük bir hesap yapıyor: Milliyetçi ve yardımsever Türk halkı bir yıl sigara ve içki içmezse tasarruf edebilecek parayla bu işin halledileceğini söylüyor.
Tabii bu önerinin, topraklarının yüzde doksanı faylarla ağ gibi örülmüş bir ülkede neredeyse bütün konutların devlet tarafından yapılması anlamı taşıdığını düşünürsek, sigarayı ve içkiyi bir yıl değil ilelebet bırakmamız gerektiği de besbelli.
***
Şaka bir yana, ben Ahmet Ercan'ın vardığı sonuca pek katılmıyorum ama, "Hititler'den bu yana aynı evler" gözlemi ilginç ve önemli... Bu gözlem beni bambaşka çağrışımlarla, epeydir yazmayı düşündüğüm bir başka konuya sıçratıyor: Geleneksel el sanatları ya da körün bellediği değnek meselesine...
Yarına...