  
Bir Pazar günü macerası
Macera dediğime bakmayın, macera falan değil. Sadece geçen Pazar günü yaşadığım iki olayın dökümü. Küçük, ama bence son derece anlamlı.
Ulusta'ki evimden arabamla Ulus Caddesi'ne çıkıp oradan Boğaz yönüne gideceğim. Tam Hakkı Şehithan Sokak'tan caddeye çıkacak iken karşımda birden bir minibüs buluyorum. Bu sokak caddeye açılıyor ve tek yönlü. Yani Cadde tarafından giriş yok. Ama o koca minibüs girmiş ve birden karşımda hayalet gibi belirmiş.
Korna çalarak uyarıyorum. Ve birden farkediyorum ki sağ yanımda, caddeye çıkmak üzere bekleyen bir trafik polisi arabası var. Hemen camı açıp ona sesleniyorum ve bir şeyler yapmasını istiyorum.
Direksiyondaki polis gülerek, "Yaparız, yaparız" diyor.
"İşte olay gözünüzün önünde oldu, adam ters yöne saptı. Ne yapacaksanız yapın" diyorum.
Yine gülerek "Bakarız, bakarız" diyor. Ve emin olun ki hiçbir şey yapmıyor. Minibüse mecburen yol veriyorum, oradaki bir binanın park alanına giriyor. Ve yaptığı yanına kar kalıyor.
Caddeye döner dönmez bir trafik sıkışıklığıyla karşılaşıyorum. Bakıyorum soldaki Yahudi Mezarlığı'nın önü kalabalık. Anlaşılan Yahudi cemaatinden önemli birisi ölmüş, cenazesi kalabalık. Ve mezarlığın tam karşısında bir dizi araba yol kenarına park etmiş. Birkaç trafik arabası da durmuş onlara ceza kesiyor.
Şimdi... Belli ki özel bir durum var. Ortada Yahudi vatandaşlarımız için üzücü bir gün ve üzücü bir olay var. Hiç bir yerin olmadığı gibi, mezarlığın da park yeri yok. Ve biraz önce ters yola çıkıp beni kazayla burun buruna getiren minibüs için hiç bir şey yapmayan trafik polisi, orada durmuş harıl harıl ceza kesiyor. En çok 10-15 dakika sonra gidecekleri belli olan araçlara, acılı bir günde bir zorluk daha yaşatıyor. Hem de bunu yapmak için ikinci şeritte durup yolu büsbütün tıkamayı göze alarak...
Bilmem anlatabildim mi? Benim naçizane görüşüme göre, trafik polisi İstanbul trafiği konusunda böyle yanlış, haksız ve kimi zaman zalim biçimde davrandıkça, bu kentin trafiği asla düzelmeyecektir.
Bilmem sizler ne dersiniz?
Sahneyi büyücüler bastı
Bir tiyatro sahnesi düşünün ki... İçinde değişik renklerde nesneler dolaşıyor, sanki tanrısal bir ışıkla varolmayan cisimler var gibi gözüküyor, var olanlar buharlaşıyor. Bir takım oyuncular bir metin okuyorlar gerçi... Ama metnin önemi yok... Bu sanki bir büyü olayı, ışığın, perspektifin ve en önemlisi hayal gücünün yardımıyla sahneyi bir "Herşeyin olabileceği alan"a çevirme gösterisi...
Aynı sahnede bir başka oyun düşünün... Sahne deniz kıyısına, okyanus sahiline dönüşüyor... Azgın dalgalar üzerinize doğru geliyor, serinliği hissediyor, ıslaklığı sanki teninizde duyumsuyorsunuz. Ve kıyıdaki vahşi kayalıklarda bir avuç mayolu genç kız bu manzaranın tadını çıkarıyorlar. Bütün bunlar oldu, bütün bunlar gözlerimizin önünde gerçekleşti. Önce Robert Wilson, ardından Pina Bausch denen modern büyücüler, tiyatroyu hiç bilmediğimiz, hayal bile edemeyeceğimiz bir meydana çevirdiler... Baleden, pantomimden, farstan, sirkten, kukladan ve büyüden, ama en çok engin hayal güçlerinden aldıkları destekle... Ve bizler tiyatro sanatının gücüne yeniden iman ettik. Bir başka büyücüler gurubu, Alan Parson's Project de Açıkhava'da bizleri efsanevi rock günlerine götürdü, Pink Floyd'u andıran caz, klasik ve 'new age' çağrışımlı özgün sound'ıyla özlediğimiz rock'un keyfini yaşattı. Teşekkürler İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, teşekkürler Yapı-Kredi Bankası...
ERDAL ÇETİN
|