Çin gezisi boyunca edindiğim izlenimler, çoktandır farkında olduğum bir gerçeği bir kez daha kafama dank ettirdi: Bir ülkedeki rejim değişikliklerine, siyaset sahnesinde meydana gelen büyük altüst oluşlara rağmen, toplumların tarihindeki sürekliliği ve toplumsal kültürün belirleyiciliğini bir defa daha gördüm.
Farklı rejimler ancak o toplumun ana dokusuna uyum sağlayarak varlığını sürdürebiliyor ve sonunda rejimin adı ne olursa olsun, toplum o rejimi kendisine benzetiyor, yani kendi "reel" rejimini yaratıyor.
Binyıllar süren imparatorluklar dönemi... Ardından gelen devrim yılları... Sonra Kültür İhtilali denilen kısa çılgınlık dönemi ve nihayet son yirmi yıldır yaşanan reform dönemi!..
Bugünün Çinlileri'ne bakarken seziyorsunuz ki, tepelerde bir yerlerde bütün o siyasi değişiklikler olup biterken, asıl "Derin Çin"de çok az şey değişmiş. Rejim değişiklikleri koca bir kıtanın üzerinde minicik çentikler yaratan yüzey suları gibi akıp gtimiş sanki. Binyılların şekillendirdiği kıt'a olduğu yerde ve olduğu gibi kalmış...
Komünist Parti iktidarı yeni bir insan-yeni bir ahlak yaratmaya çamışmış gerçi ama, "derin Çin" bu yeni ahlakı "Onbin neslin üstadı" Konfüçyüs'ün öğretileri içinde eritip kendi bildiği gibi yaşamaya devam etmiş. Toprağın sabrını taklit ederek ve otoriteye itaat içinde kendi hayatını sürdürmüş. Ming Hanedanı'ndan Çing Hanedanı'na, oradan Sun Yat Sen'e, Mao Zedung'a ve Deng Siao Bing'e, bütün tarihini bir kesintisizlik içinde algılamış. Onların hepsine saygı göstermiş ve hiç birine itaatte bir kusur işlememiş...
Bugün, yirmi yıldır süren reformlara rağmen, Çin Komünist Partisi'nin politik tekeli sorgulanmıyorsa, bunu bugünkü yönetimin baskılarından çok, tarihten gelen ve halkın ruhunda silinmez izler bırakan bu itaat kültürüyle açıklamak daha doğru gibi geliyor insana.
İşte şimdi bi "Derin Çin", yine aynı itaat ruhuyla, yine aynı sabırla ve ulusal bir seferberlik ruhuyla, kendi köklü geçmişine ve büyüklüğüne güvenerek süper bir devlet olmaya çalışıyor. Tıpkı yedi bin kilometrelik Çin Seddi'ni inşa ederken gösterdiği ürkütücü sabırla, tıpkı yedi bin kişilik Terracota Ordusu'nu yaratırken gösterdiği azim ve inatla, şimdi "Merkez İmparatorluğu"nu yeniden şahlandırmaya çalışıyor. Çok çalıyıp az kazanarak ama hedefine adım adım yaklaşmanın gururunu duyarak...
Ne var ki, binyılların yarattığı bu itaat kültürü ve "topyekun seferberlikruhu", güçlü bir milliyetçiliğin de temelini yaratıyor. Çin ekonomisi dışa açılırken, Çin ruhen içe kapanıklığını, yabancılar karşısındaki ketumluğunu sürdürüyor.
Ve bu tablo dışardan bakan bir yabancıyı ürkütüyor.
Şangay'dan Pekin'e uçarken yanımda oturan yabancı bir işadamı "Bunların miliyetçiliği beni ürkütüyor" diye giriyor lafa ve anlatıyor: "Mesela, bizim burada Çinli bir tercüman var kadromuzda... Adamlarla pazarlık ediyoruz, tercüman da çeviriyor. Ne yapıyorlar biliyor musunuz; 'sen Çinli'sin, bizi tutsana, nasıl olur da onlar adına fiyat kırmaya çalışırsın' diye sıkıştırıyorlar adamcığızı..."
Hong Kong'un Çin'e devri yaklaştığında, Pekin'de nasıl büyük bir heyecanla saniye saniye geri sayım yapıldığını; Tayvan'ın bunca yıldır nasıl ulusal birdava olarak bütün canlığıyla ayakta kaldığını, Belgrad'daki Çin elçiliğinin bombalanması üzerine çıkan infialin boyutlarını düşününce, o güçlü milliyetçilikten biraz ürküyorsunuz.
1 milyar 250 milyonluk bu dev ülke, bugünkü kalkınma hızını sürdürür ve yirmi yıl sonra ABD'yle aşık atabilecek süper bir devlet haline gelirse ve bu arada bugünkü milliyetçi duygular törpülenmeden kalırsa, dünya için endişe verici bir tablo çıkabilir gerçekten.
Dua edelim de, pazar ekonomisinin gelişmesi ve dünyayla entegrasyon, demokrasiyi de geliştirip "birey"i güçlendirsin. Milliyetçiliği törpülesin; yabancılarla aralarına ördükleri o manevi Çin seddini kaldırıp kültürler arası bir diyalog başlatabilsin. Bence Çin'in dünyaya açılması için ekonomik entegrasyon yetmiyor; duygusal bir entegrasyon gerekiyor.