


Türkiye nerelere geldi?..
Dediler ki, "Zafer yeni bir matbaa getirmiş.. Muazzam.." Biz o zaman, 1960 işte, Yeni Gün'de çalışıyoruz. İki adam boyu bir makinada 20-30 bin falan basıyoruz.
Zafer, Demokrat Parti'nin gazetesi. Demokrat Parti de, astığım astık, kestiğim kestik iktidarda.. Meraktan ölüyoruz, bu dev baskı makinasını görmek için.. Araya aracılar falan koyduk.. Sonunda iktidarın kalesine girme izni aldık, azılı muhalifler olarak..
Vay anasını sayın seyirciler.. Pırıl pırıl bir makina bu.. Beş metre yüksekliği, 10-12 metre boyu var.. Bu makina bizde olsa, ne keyifli çalışırdık ama..
Sonunda oldu. İhtilalde Demokrat Parti'nin mallarına el konunca, Güneş Matbaacılığın dev tesislerinde biz de gazetemizi basma fırsatı bulduk..
O modern, o dev makinada tertemiz gazete basmak ne keyifti!..
15 metrelik dev..
Salı akşamı Samandıra'da idim.. Sabah'ın yeni matbaasının açılışı için..
Gezdim gezdim bitmedi.. Tam 140 metre boyu var.. Yüksekliği apartman gibi..
O bizim dev Güneş matbaası gibi en az 50 tanesini yan yana ve üstüste koymak lazım..
Günümüzde pek çok matbaa tesisi gezdim ben.. Böylesini görmedim.. Müthiş birşey..
40 yılda nerden nereye geldim, dedim kendi kendime.. Türkiye nerden nereye geldi?..
Bu ülkede çok iyi işler yapılıyor.. Bunları anlatmak gerek..
Medya, çok iyi şeyleri hep anlatmalı.. Sadece kendi tesisleri açıldığı, sadece Galatasaray şampiyon olduğu zaman değil.. Her yönde Türkiye'de nerelere gelindi, geliniyor, anlatmak gerek, göstermek gerek..
İnanın bu dev tesiste çalışanlara gıpta ettim..
Eskiden onlara "Kol işçisi" denirdi.. Biz fikir işçileri olurduk gazetelerin..
Şimdi kolluk iş kalmamış.. O dev gazete bobinlerini robotlar taşıyor, bütün işleri bilgisayar yapıyor. Kol işçileri, bilgisayarın tuşlarına basıyorlar sadece.. Onlar da beyin işçisi olmuş yani.. Elektronik beyin işçisi..
Dinç Bey'e resmen başvurdum, benim odamı bu tesislere taşır mı diye..
Dünyanın en güzel matbaa tesislerine taşınırken, gazetenin bir bölümü, yazı işleri bölümü de dünyanın en güzel gazete binasından Nişantaşı'na taşınıyor diye bir yıldır kahroluyorum, çünkü.. Muhteşem bir iş yerinde çalışıyorduk..
"Şehirden uzaklaştık" diye baskılar o noktalara vardı ki, merkeze dönmeye karar verildi.
İstanbul'un çekilmez trafiği, kargacık burgacık sokakları ile en nefret ettiğim semti Nişantaşı'na her sabah gitmek fikri uykularımı kaçırıyor. Ama bir tek benim kaçırıyor.. Millet zil takıp oynamakta..
Dünya güzeli bir bina, bir mimari anıttı, geniş boşluklar, iç bahçelerle bezenmiş, kapıdan girince insanın içini ferahlatan binamız.
İnanın dünyada benzeri yoktu. Spor tesisleri, yüzme havuzları, restoran, kafe ve hatta barları ile benzerini New York'ta bile görmediğim bir işyeri idi. Ne astronomik transfer tesislerini, sırf bu binadan ayrılmamak için nasıl kafadan reddettiğimi hatırlıyorum.
Nişantaşı'nda santim boş yer olmayacak, tıkış tıkış, ranza sistemi çalışacağız gibi geliyor bana, hafakanlar basıyor, uykularım kaçıyor..
Ama bizim idari beynimiz Ercüment Gündem "Seni Nişantaşı'nda mutlu edeceğime garanti veririm" dedi..
Gidip sokağından bile geçmedim yeni binanın.. Taşındığımız güne kadar da gitmeyeceğim. Ercüment Bey'e güvenerek!..
Mesele ne?..
"Ahlaksız Teklif"ti dün, Sabah'ın manşeti.. Meclisin 120 çalışanı emekliye ayrılmak için, yerlerine oğullarının alınmasını şart koşmuşlar..
1991 yılında Tokyo'da 15 gün yaşadım.. Japon mucizesini de soruşturdum bu arada..
"En önemli şey" dediler, "Sistemdir.."
Anlattılar..
İşçi emekli olduğunda yerini oğlu alırmış.. Sistem bu..
Peki faydaları..
Baba oğlunun bir an önce hayata başlaması için, hemen emeklilik dilekçesi verirmiş. Bu yüzden dünyanın en genç çalışan gücü Japonya'da olurmuş.. Baba oğlunun geleceğini sağlamda görmek için, müessesenin sağlam olmasını istermiş. Bu yüzden sendikalar, kurumu sarsacak anormal taleplerde bulunmaz, gerçekçi rakamlar isterlermiş.
Yani, bizim Ahlaksız Teklif, Japonya'nın genç, dinamik ve gerçekçi çalışma koşullarının temel sebebi..
***
Mesela..
Gündüz güvenliğimizi sağlayan polisler, geceleri bar fedailiği yaparken resimlense, gazeteler ne yazardı hiç düşündünüz mü?..
İstemihan Talay, Devlet Tiyatroları'ndan çalışanların özel işler yapmasını yasaklamışsa, durum işte aynen bu..
Bakın tiyatro sanatçıları devletten müthiş paralar almıyorlar..
Ama 25 yıllık bir polisle, 25 yıllık bir tiyatrocunun yaşam, çalışma ve gelir koşullarını karşılaştırdığınızda nasıl büyük bir eşitsizlik olduğu ortaya çıkar..
O zaman tiyatrocuya bu ikinci imtiyaz neden?..
Sinema ve televizyondan daha iyi kazanıyorsa, ayrılır.. Yerine de her yıl konservatuardan mezun olan canavar gibi gençlerden biri alınır.
İstemihan Talay'ın kararı doğrudur ve adildir.
Ben bir listeyi hep merak ettim..
Devlet Tiyatroları'nda sanatçı ve TRT'de programcı olanların isimleri ve mesela son beş yıl içinde seyirciye neler sundukları..
Sanırım, ne Devlet Tiyatroları ne de TRT Genel Müdürleri bu listeleri açıklamaya cesaret edemezler.. Ta ki, bir milletvekili, bir önerge ile sorana dek?..
Yazdıklarımın hepsi yalan!..
Terbiye özürlü adam, kendisine asla vermediğim ev ve cep telefonlarımı kullanarak, tele sekreterime not bırakmış..
"Yazdıklarının hepsi yalan" diyor..
İşte yalanlarım..
Sırp kasabı Miloseviç ile yakınlığı yalan..
Bu yakınlıktan yararlanarak, Sırp Dışişleri Bakanı'nı Türkiye'ye getirdiği (Aynen kendi ifadesi idi oysa..) yalan.
Rus silahlarını Yugoslavlara sattığı yalan..
Yugoslavlara ve Miloseviç'e yanaşmamız gerektiğini öven yazılarla, Kosova Arnavutlarını çıldırttığı, "Bunları Sırplar bile söylemiyor" dedirttiği yalan..
Türkiye'ye uçmayan helikopterler sattığı, bunlara yedek parça temin edemediği yalan.
Yeni helikopter ihalesi için Rusya lehine lobi yaptığı, köşe yazılarında Rus silahlarının Amerikan silahlarından iyi olduğunu yazdığı yalan.
Kısa mesafeli silahlarda Rus silahlarının daha modern olduğunu ve tercih edilmesi gerektiğini yazdığı yalan..
Rus silah bakanı ile kolkola, komutan komutan gezdiği yalan..
Her fırsatta komutanlara ne kadar yakın olduğunu ima eden, her fırsatta onları öven yazılar yazan bir silah tüccarı olduğu da yalan..
Diyor ki, "Bu yazıları yazmak için Amerika'dan kaç para rüşvet aldın?.."
Benim yazımda Amerikan silahlarının A'sı bile yokken, onun Rus silahlarını yere göğe sığdıramayan yazılarının kaça yazıldığını varın hesap edin, kendi mantığınca..
En sonunda da ne diyor biliyor musunuz?..
"Beni ara, iki medeni insan gibi oturup konuşalım.."
İki medeni insan gibi oturup konuşmak için iki medeni adam gerekir.
Bakın şimdi..
Bodrum'da Abdullah Acar ile Melek Boz'da yemek yiyecektik. Abdullah telefon etti.. "Yemeğe başkan da katılabilir mi" diye..
"Ben medeni adamım, fikirlerimiz ters diye, düşman olmam gerekmez" dedim.
Randevulaştık.. Abdullah yemek günü tekrar telefon etti..
"Bu gece başkanın misafirleri çıktı aniden.. Evde yemek veriyor. Yani gelemiyor, ama o bizi davet etti" diye..
"Ben medeni adamım" dedim gene..
Kalktık gittik..
Fevkalade iyi ağırlandık. Gerçekten fevkalade bir ev sahipliği yaptı..
Döndüm ve "İki Ali Şen" başlıklı yazımı yazdım. Spor alanında bu kadar çirkin adamın, özel yaşamında nasıl bambaşka biri olduğunu anlattım.
Aylar geçti.. Birgün televizyona çıktı, bu yemekten söz etti..
"Abdullah Acar'a nasıl yalvarmışım, kendimi davet ettirebilmek için.."
Abdullah Acar, gerçekleri açıklayacağına söz vermişti, açıklayamadı nedense..
İlişkiler meselesi..
Melek Boz da açıklayamadı.. Gene ilişkiler meselesi..
Şimdi bu yaradılışta biri ile medeni medeni masaya oturulur mu?..
Sonra..
Terbiye özürlü adam, yazılarında benim kadın satarak geçindiğimi, esas mesleğimiz pezevenklik olduğunu yazdı. Eşcinsel olduğumu ima etti.
Şimdi o eşcinsel pezevenkle, medeni medeni konuşmak istiyormuş..
Bakın bayım..
Benimle medeni boyutlarda konuşmak istiyorsanız önce kirlerinizden arının.
Geçmişteki iğrenç ithamlarınız ve yalanlarınız için köşenizde açık seçik özür dileyin.
O zaman benimle yeniden bir masaya oturma şansına erişebilirsiniz..
Yoksa..
İşte gazeteniz, işte köşeniz, bildiğinizi yazın..
TEBESSÜM
Fıkra Zeynep'ten..
Evliliklerin ilk gecesinde soyunurken erkek:
-Bir soru soracağım ne olur doğruyu söyle, dedi.
Kadın:
-Elbette şekerim, dedi.
-Seninle uyuyan ilk erkek ben mi olacağım?
-Eğer uyursan evet, şekerim.
SEVDİĞİM LAFLAR
Ne kadar zengin olursan ol ancak yiyebileceğin belirli miktar para
yiyebilirsin. Denize testiyi daldırsan bir
testi kadar su alır.
Mevlana (Teşekkürler Arman)
BİZİM DUVAR
Yine Yeşil'lendi gündem dalları...
Hakan & Utku