


İtalya'ya futbol ihracatı
Enflasyonla mücadele programı iktisat yazılarını yavanlaştırdı. Üç beş konu etrafında dönüp duruyoruz. Döviz, faiz, fiyat, dış açık, bütçe... Halbuki iktisatçının alet kutusunu kullanabileceği çok ilginç başka gelişmeler de var.
Haftanın flaş haberi ile başlayalım. UEFA kupa şampiyonluğu ardından Galatasaray'da transfer sürprizleri bekleniyordu. İlk bomba Salı günü patladı. Fatih Terim İtalyan Fiorentina takımı ile anlaştığını açıkladı.
Daha önce Türkiye'den yurt dışına giden futbolcular olmuştu. Benim neslim, Fenerbahçe'nin iki unutulmaz oyuncusu Lefter Küçükandonyanis'in 1950'lerde, Can Bartu'nun 1960'larda İtalya'da oynadığını hatırlıyor.
Hakan Şükür'ün de kısa süren bir dış deneyimi var. Ancak bunlar istisna. Yoksa Türkiye futbolda hep büyük bir ithalatçı oldu. 40 yıl boyunca dışa yolladığımız iki-üç kişiye karşılık dışarıdan binlerce oyuncu geldi.
Halen birinci ligin bütün takımlarında en az üç-dört yabancı var. Üstelik, antrenör düzeyinde de aynı durumu izliyoruz. Büyük takımlarımızın çoğunluğunu yabancılar yönetiyor.
1980'den sonra ekonomide kronik bir dış açık kalmadı. Cari işlemler dengesi sayılarından görüyoruz. Bazı yıllar döviz giderlerimiz gelirlerimizin üstüne çıksa bile, daha sonra tersi oluyor. Cari işlemlerde fazla veriyoruz.
Halbuki futbolda ve diğer spor dallarında hep açık var. Hep ithalat ihracattan daha büyük. Ama aniden iyi bir İtalyan takımı Fatih Terim'i transfer ediyor. Ne oluyor?
Profesyonellik
Neden futbolda net ithalatçıyız acaba? İlk akla gelebilecek, Türkiye insanının futbol yeteneğinin genetik nedenlerle yetersiz kalması. Ancak, o yönde ampirik kanıt bulamıyoruz.
Avrupa takımlarında Türkiye kökenli parlak oyuncular mevcut. Hatta, takımlarımız da Avrupa'dan Türkiye vatandaşı oyuncu getiriyorlar. Demek ki, sorunu başka yerlerde aramalıyız.
Benim bir hipotezim var. Türkiye'de yetenek dağılımının Avrupa'dan farklı olmadığı kanısındayım. Olayın ancak kültürel boyutu ile anlaşılabileceğini düşünüyorum.
Anahtar sözcük "profesyonellik". Kelimenin kökeninde "bir mesleği" icra etme fiili var. Profesyonel deyince sadece "o işi para karşılığı yapar" anlamına gelmiyor. Meslek sahibi olmayı içeriyor.
Türkiye'nin kendi özgül tarihi gelişme çizgisi, sadece futbolda değil, diğer mesleklerde de güçlü bir "profesyonellik ahlakının" oluşmasını engelledi. Hikaye uzun. Belki bir başka fırsatta ayrıntılarına gireriz.
Demek ki sorun, Türkiye'de doğal yeteneğin meslek ciddiyeti ile desteklenmemesinde yatıyor. Pek çok futbolcumuz yetenek olarak çok parlak. Ama mesleğin gerektirdiği çalışma disiplinine uymakta zorluk çekiyorlar.
Çabuk şımarıyorlar. Yeterince çalışmıyorlar. Özel yaşamlarına özen göstermiyorlar. Sadece futbolcular mı? Şöyle bir etrafınıza bakın. Diğer mesleklerin de aynı dertten muzdarip olduğunu göreceksiniz.
Beyin göçü
İşin farklı bir cephesi daha var. Uzun yıllar iyi yetişmiş insanlarımızın Türkiye'de kalmayıp üretken yaşamlarını yurt dışında geçirmelerinden şikayet ettik. "Beyin göçü" diye adlandırırdık.
Fatih Terim bu kategoriye uyuyor. Türkiye'de yetişmiş. Takımını UEFA şampiyonu yapmış. İtalyanlar parayı basıp almışlar. Bizim tavrımız ne olmalı? Kabahati küreselleşmede bulup üzülecek miyiz? Daha küçük bütçeye ve daha az paraya rağmen Türkiye'de kalmalı mı diyeceğiz?
Yoksa, bir vatandaşımızın en sert uluslararası rekabet koşullarındaki bu başarısından gurur mu duyacağız? Nerede daha iyi futbol oynatacaksa mesleğini orada icra etmeli mi diyeceğiz?
Nereden nereye geldik. Benim tavrımı sanırım tahmin ediyorsunuz. Ya siz nasıl cevap veriyorsunuz?