Fransızlar, erkek konuklarla öpüşürken "Oh, Les Turcs" derlerdi. Hepimizi homoseksüel mi sanırlardı bilmiyorum.
BONN, Tahran, Paris, Tiran, Roma ve daha birçok yerde büyükelçilik veya çeşitli görevlerde 42 yıl Türkiye'yi başarıyla temsil eden, son olarak 1998'de Paris Büyükelçisi iken emekli olan Tanşuğ Bleda anılarını, birçok ilginç tarihi bilgiyle birlikte Maskeli Balo'da anlatıyor. Büyükelçiliği döneminde ülkelerarası ilişkilerdeki rolü nedeniyle Alman Liyakat Nişanı ve Fransız Legion d'Honneur'üne sahip bir diplomat olan Bleda'nın kitabı aynı zamanda Humeyni İran'ı ve diğer ülkelerle ilişkilerimizin perde arkasını açıklayan bir belgesel niteliği taşıyor.
* Kitaba isim olarak neden Maskeli Balo'yu seçtiniz?
- Dışişleri mensupları öyle bir hayat yaşıyorlar ki daima gülücükler içinde olacaklar, hiç canları sıkılmıyor, sanki onların canını sıkabilecek hiçbir şey yokmuş gibi davranacaklar.. Dışardan bakınca davetler, ışıklı bir hayat. Oysa iç yüzü, o maskenin altı daha çok hüzünlü. Onun için de esprilerle zenginleştirilmiş olsa da daha çok hüzünlü bir kitap bu.
* Dışişleri'nden tepki alacağınızı düşünüyor musunuz?
- Sanıyorum onların işine yarar. Dışişleri'nin bilinmedik yaşam tarzını ve benim yaşadığım 40 yıllık dönemde bu bakanlığa reva görülen muamelenin öyküsü var.
* Ama kitapta birçok önemli olay sırasında yaşanan protokol rezaletleri de var.
- Evet, inşallah onlara bakarak bazı şeyleri de düzeltirler.
* Siz Humeyni dönemindeki ilk büyükelçisiniz. İran'a giderken en ufak bir korku duymadınız mı?
- Ürkmedim dersem yalan olur. İran'a girer girmez bir hava hücumu gibi olaylar yaşadım. Sonra Ermeniler Büyükelçiliğe saldırdığında büyük tehlike atlattık. Damdan içeri girdiler, hepimizi öldürebilirlerdi.
* Oradaki cesaretiniz muhtemel bir savaşı önlemiş.. Belçika Sefiri de "Üçüncü Dünya Savaşı'nın çıkmasını önlediniz" demiş zaten. Kendinizi savunmadınız mı?
- Savunsak şu anda burada olmayabilirdim. Biraz taktikle kurtulduk. Büyük ölçüde de Allah'ın bizi korumasıyla.. Türkiye sert bir reaksiyon gösterse gerginlik çok artabilirdi.
* Bu 42 sene içinde sizi en çok korkutan olay hangisiydi?
- Zannederim bu olay.. 5000 kişinin Büyükelçiliğe saldırdığı ve Türk bayrağını yaktığı gün. Arnavutluk'ta da korku dolu geceler yaşadık. Evinize, dolabınıza bile girip saklanıyor, dolaşıyorlardı. Korkutmak ve kaçırmak için yapıyorlardı. Elbiselerimizi jiletle kestikleri oldu. Yine de bunlar mesleki açıdan benim için çok önemli deneyimlerdi.
* Dinlemek eğlenceli geliyor ama yaşarken kâbus gibiydi herhalde..
- Evet.. Kitabın bir yerine yazmak istiyordum "İşbu masal içinde geçen olaylar gerçektir ve maalesef yaşanmıştır" diye ama olmadı. Daha tabii niceleri var ama maskenin müsadesi nisbetinde anlatıldı.
* Askerlik gibi sizin göreviniz, ne zaman nereye gönderseler gitmek zorundasınız değil mi?
- Ben biraz doktorlara benzetiyorum işimizi, her an çağrılabilirsiniz ve gitmemek söz konusu değil. Sırf bu yüzden ben kızımın düğününden bile bir şey anlamadım.
* En hoşunuza giden olay neydi?
- Son Demirel'in ziyaretinde Champs Elysee'nin bir gelincik tarlası gibi Türk bayraklarıyla donatılması müthiş bir özlemi gidermişti. 30 yıldır beklediğimiz bir olaydı.
* Yeni sefirler eskilerin deneyiminden yararlanıyor mu?
- Ayrılmadan önce birkaç gün gerekli bilgi alışverişini yapıyoruz çünkü her ülkenin birbirinden çok farklı adetleri var.
* Tahran'da arabayla giderken pencereyi açıp "Sef”r-i Keb”r-i Türkiye" diye bağırmak gerekiyormuş, neden?
- Gece sokaklar çok tehlikeliydi. Şoför ve ben sırayla camı açıp arabanın Türk sefirine ait olduğunu bağırarak duyuruyorduk.
* Humeyni'yle sık sık görüşür müydünüz?
- Beş, altı defa görüştük. Sonuncusu Raks'ın kasetlerini hediye etmek içindi. Böylece Raks İran'a 3 milyon dolarlık ihracat yapmıştı.
* Rafsancani'yle de ilginç anılarınız var.
- Haklısınız, birlikte donla namaz kılmıştık.. Görüşme yaparken ezan sesi geldi. "Pantolonunuzu çıkarın" dediler., herkes çıkardı. Meğer böyle durumlarda pantolonları buruşmasın diye donla namaz kılarlarmış. Onların uzun donları vardı ama benimki farklıydı. Çok komik oldu. Zor durumda kaldım.
* İran'daki "Şii"lik, Sünni'likten çok Hristiyanlığa yakın diyorsunuz, nasıl?
- Bunu diğer Müslüman sefirlerden de duymuştum. Bu konuda bir Tunuslu'nun hazırladığı bir belge vardı. Şii'liğin, dua şekli dahil Hristiyanlığa 14 benzer noktası olduğuna dair. Tamamını aklımda tutamadım ama bunlardan biri ellerini suya sokmalarının abdest almak için yeterli olmasıydı.
* Milli Selâmet Partisi ve daha sonra Refah Partisi döneminde de siz yurtdışındaydınız. Bu partilerin bakanlarının sefarette bile yemek yemeyip, üç beş gün getirdikleri kumanyaları yediklerini anlatıyorsunuz..
- Evet, bir dönem öyleydi. Yemek konusunda güçlükleri oluyordu. Sefarette bile yemiyorlardı. Örneğin Refah Partililer Büyükelçi Pertev Subaşı'nın davetine bu yüzden gitmediler ve biraz ayıp olmuştu. Sonra gelenlerde aynı şey oldu.
* Benzer bir olayı İran'da yaşamışsınız ama bu kez İranlılar yapmışlar galiba..
- Sanki süfl” olmak devrimci olmanın şartıymış gibi yapıyorlardı bunu. 1981 yılında verdiğimiz bir davette İran Petrol Bakanı "Ben iskemleye oturmam" diyerek elindeki tabakla halıya çökünce yanındakiler de aynı şeyi yapmışlar, çatal bıçak da almayıp elleriyle yemeklerini yedikten sonra ellerini de yerdeki nefis halılara silmişlerdi. Çerkez tavuğunu hemen ortadan kaldırmamıza rağmen halıları temizlemek günler aldı.
* En sevdiğiniz kokunun uçakların egzoz kokusu olduğunu söylüyorsunuz. Neden?
- O kadar çok bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı karşılıyoruz ki sonuçta uçakların kalktığı anda büyük bir mutluluk hissine kapılıyor insan.
* Bir bakanın uçağını alanda tam 7 saat beklemişsiniz... Hangi bakandı?
- Yıldırım Aktuna.. Sağlık Bakanı'ydı ve Küba'ya gidiyordu sanırım. Ben Paris'e giderken "Her gelen milletvekilini karşılayacaksın" dediler. O zaman "Ben sefarete gitmeyeyim, Orly Havaalanı'nda bir oda bulalım, uçaklar geldikçe giderim" dedim. Neyse ki sonra böyle olmadı.
* Diğer ülkelerde var mı bu?
- Yunanistan, İtalya gibi Akdeniz ülkelerinde var. Bizde de sonra Protokol Müdürü karşılamaya başladı. Zaten bu karşılamalar insanların tuhafına giderdi. Gelen erkeklerle şapur şupur öpüşüp, kadınların elini sıkardık. Fransızlar, aralarında gülerek "Oh, Les Turcs" derlerdi. Hepimizi homoseksüel mi sanırlardı bilmiyorum.
Yarın: Mitterand'ın Türkiye ziyareti
RUHAT MENGİ