Ben eski bir hükümlüyüm. Hayatımın 7-8 senesi ceza evlerinde geçti. Siyasi ceza evinde de yattım. 50 küsür yaşındayım ve Kadıköylüyüm doğma büyüme..
Size biraz cezaevlerini anlatayım..
20 günde bir ayda bir arama olur, ekseriyetle sabah erken koğuşlara girerler, "Kalk.. Kalk.. Kalk.."
Kalkarsın..
"Çık.. Çık. Çık.."
Çıkarsın.. Üst araması.. Bahçeye pijamayla belki bir saat.. Hava soğuk..
Sabah erken dolapların baş aşağı, herşey rastgele ortaya saçılır.. Ara, dur.. Güzel ama senin atletin en sonraki ranzada, en sondaki adamın kazağı senin yatağında, yerlerde..
İç çamaşırların, leğen içinde zar zor yıkadığın çamaşırların, yerlerde.. Bir de postallarla basılmış, leş gibi..
Yemekhanede dolapların içindeki yiyecekler yerlerde.. Ailenin zar zor getirdiği üç beş kuruşla aldığınız peynir zeytin yerlerde.. Hele zeytinin biraz yağ limonla tabakta ise hiç şansın yok..
Ufak tefek öteberilerinizin çalınması çaba.. Sonra tir tir titrediğiniz bahçeden içeriye alınırsınız. Koğuşunuza çıkarsınız. Bir felaket?.
Ne buldular?.
Hiç bir şey!.. Elleri boş giderler..
Sonra fenalık geçirirsin. Bir derin nefes başlarsın yataklarından elbise dolaplarından, atletler, kilotlar havada.. Bu kimin, bu kimin.. Sonra binbir küfür..
Yatıyorsunuz 3,5 senedir, olmuşsunuz bir robot.. Gözünüz bir şey görmez.. Çok konuşursan, bağırırsan bir hafta hücre..
Bazı cezaevlerinde hamamda falaka.. Evet yanlış duymadınız.. Ama bu yöntem adli mahkumlara geçerli, siyasilere biraz sıkar.. Onlar toplu hareket ederler, birbirlerine sahip çıkarlar..
Cezaevlerinde büyük ihtiyaç buzdolabı, çamaşır makinası.. Hala leğenlerin içerisinde iki büklüm çamaşır yıkanıyor.. Düşünün bir de 60-70-80 kişilik koğuşları.. Gazetelerde bazen yazıyor, lüks içinde cezaevleri diye.. Kesinlikle büyük ihtiyaç.. Yazın sıcak binalar yanıyor.. Bir bardak soğuk su, bazen fenalaşan bayılan arkadaşlara buz.. İki gün kalması lazım etinizin, yiyeceğinizin.. İnsanca yaşayacaksak bunları devletin vermesi lazım..
Nerde.. Zengin mahkumlar veya koğuşta toplanan para ile alınan buzdolabı ve çamaşır makinasına bakıp "Cezaevleri lüksleşti" deniyor.. Bugün dağda çobanın bile beyaz eşyası var.
Cezaevlerinde bir yanlış olay da, siyasiyle adli mahkumu bir arada yatırıyorlar.. Çok yanlış.. Siyasi cezaevi ayrı olmalı. Kesinlikle o cezaevine adli mahkum sokulmamalı.. İnanın cezaevinde adli mahkumun hakkını da siyasi mahkum koruyor.. Çok hatalar yapılıyor.. Mahkumun günlük yemek hakkından mutfakta çalınıyor, bazen bir et bile düşmüyor tabağımıza..
Siyasiler çiğ olarak alıyorlar yiyeceklerini, kendileri yapıyorlar.. Adli mahkumlar karanavaya devam, es kaza bir "Baba" gelirse o zaman işler düzeliyor, içeride yemek de düzeliyor, aramalar düzeliyor..
Gelelim en önemli konuya.. Cezaevinden çıktıktan sonra ki hayata..
Boşsunuz yanınızda kimse yok. İş yok, para yok, hatta gideceğiniz memleketinize yol parasını cezaevinde koğuşunuzda arkadaşlarınız arasında toplar.
Eve geldiniz hoş beş.. 3-5 gün sonra çalışmanız lazım.. İşçi Bulma Kurumu'na gidersiniz sizi 60-70 milyonluk işlere yollar..
Sizi ne emniyet, ne savcı ne hükümet tanımaz. Ben, 13 ay oldu çıkalı cezaevinden.. Cebimde bir ehliyetim var, kuruma baş vurdum. Beni 25 kadar işe yolladılar, biraz kavga biraz patırdıyla..
Tabii gittiğim iş yerleri asgari ücretli.. Araba yıkama, galeride temizlikçi, gemide paspasçı..
Ne suç işledin?..
Gasp, hırsızlık, cinayet.., diyorsunuz.
"Tamam ilgileniriz, biz kuruma bildiririz" diyorlar, kıçınıza bakarak dönüyorsunuz.
Gelen cevap..
"Bu hükümlü, bize yaramaz!.."
İki ayakkabı eskittim. Yol parası caba.. Yok.. Yok.. Yok..
Hükümlüye iş yok!..
Yaşar Okuyan'a yazdım. Adalet Bakanı'na yazdım. Gelen cevap "İşçi Bulma Kurumuna gidin, size yardımcı olacaklar." Adalet Bakanlığı'nın talimatıyla savcılık çağırdı gittim.
"İş arıyormuşsun İşçi Bulma Kurumu'na git sana yardımcı olacaklar, olmazlarsa sizi işe almayan işyeri bir sene ile üç sene arası ceza yer" dedi.
Peki hiç şimdiye kadar hükümlüyü işe almadı diye hangi iş sahibi cezaevine atıldı mı?..
Ben hiç duymadım ve görmedim. Boynun bükük savcı beyin yanından da ayrılırsın..
3, 5 sene 10 sene yat, çık.. Suçun ne ise cezaevi çıkışında yalnızsındır.
Ben hala işsizim.. İşin acısı sabıkalı insanın çocuklarını da işe almıyorlar, "Sabıkalının oğlusun" diye resmi daireler, askeri okullar, bizle beraber çocuklarımızı da sabıkalıyorlar.
Benim oğlum muhasebeci. Bir sene iş aradı. 18 yaşında delikanlı. İşe girerken savcılık temiz kağıdı istiyorlar. Benim sabıkam çıkıyor ve "Sen sabıkalının oğlusun" diyerek iş almıyorlar..
Sonra o hükümlü tekrar gaspa çıkıyor, tetikçilik yapıyor, uyuşturucu işine giriyor, hırsızlık yapıyor, aklınıza gelen her şeyi yapıyor.
Ne yapsın?.. Hem yaşamak, hem de bu toplumdan intikam almak zamanıdır. Hükümlü babayı ve oğlunu toplumdan uzaklaştıran, bu devletten, bu halktan intikam almak lazım.. Ne yapılacak?.
Beyaz işine gireceksin toplumu zehirleyeceksin arabasını çalacak, cüzdanını gasp edeceksin.. Taa ki tekrar yakalanıncaya kadar.. İntikam sürecektir.
Avrupa'da cezaevinden çıkan mahkuma savcılık el koyar, cebine harçlığını koyar, nereye gidecekse vasıtaya bindirir.. Gittiği yerde gene savcı sahip çıkar, beğeninceye kadar iş aratıp işe yerleştirir.. Ben 13 ay oldu çıkalı kimse kapımı çalmadı, aç mısın, susuz musun, ne yiyorsun, ne içiyorsun, demedi.
Böyle gelmiş, böyle gider, bu çark maalesef..
Onun için cezaevlerinde mahkum ne yapsa haklıdır. Bu cezaevine ikinci kez dönen, iş bulamayıp da dönen, artık ömrü billah devlete, topluma kin duyarak yaşıyacaktır..
Mesela ben 50 küsür yaşındayım. Bundan sonra, ne devlet ne toplum beni hiç ama hiç ilgilendirmiyecektir, kin nefret içerisinde yaşayacağım.
Tabii tüm mahkumlar adına söylüyorum. Hepsi aynı şeyi düşünüyorlar.. Çünkü içeride hep aynı şeyi konuşuyoruz.
Dışarıda mahkum ailelerine bile kötü gözle bakılıyor. Kocası ceza evinde.. Acaba karısını ayartabilir miyiz, kızını tavlayabilir miyiz?..
Hükümet, devlet toplum kendini toparlayıp bu insanlara sahip çıkmazsa bu insanlar, nefret ve kini sürdürecekler, dışarıda ve içeride insanca yaşayacakları güne kadar..
Daha çok anlatılacak şeyler var, Hıncal bey, ama hangisini anlatayım.
Bir af dediler, içeride 70 bin kişiyle oynuyorlar.. 70 bin kader mahkumu, aileleriyle birlikte 500 bin kişi.. Çelik çomakla oynar gibi oynuyorlar, çok ayıp ediyorlar, 500 bin kişi kin ve nefret duyuyor, bu hükümete..
Aynı rezaleti Tansu Çiller yaptı. 95 senesi ekim ayında bir af lafı çıkardı. Televizyonlarda tartışıldı. Bakanlar Kurulu'ndan geçti, Meclis'e geldi.. ANAP'la bir kapıştılar, aralık ayında seçime gittiler, af dolaba kalktı.
O zaman ben de içerdeydim. Perişan olduk. Aylarca kendimize gelemedik.
Tansu Çiller, Mesut Yılmaz artık mahkum ve ailelerinden biraz zor oy alırlar.
Şimdi partiler aylardır oyun oynuyorlar 500 bin kişiyle.. Cezaevleri tam patlamadı ama yakındır..
Millet içeride perişan.. Adamın depremde annesi, babası, ailesi ölmüş.. Evi barkı gitmiş, siz olsanız ne yaparsınız?.
Bu insanlar, çıkınca, bu toplum, bu devlet nasıl bu insanların yüzüne bakacak acaba merak ediyorum. Peki şu an dışardaki bizlere sahip olamayan hükümet ve toplum, ya afla çıkacak 30 bin kişiye nasıl sahip olacaklar, nerelere yerleştirecekler?..
Biz dışardaki hükümlülere sahip olamayan devlet toplam 30 bin mahkuma nasıl iş bulacak.
Çoğu gerisin geriye içeriye.. Ne diyecekler?..
"Biz çıkardık ama alışmış götte don durmaz, işte geriye dönüyorlar."
Yine topu bizlere atacaklar.
Evet Hıncal kardeş başını ağrıttım, ama bu anlattıklarım aynen doğrudur..
Tekrar selam ederim, başınızı ağrıttım özür dilerim. Cezaevlerinde yatan pek çok arkadaşımdan mektup alıyorum.. İstedikleri şeyleri yapabildiğim kadar yardımcı oluyorum..
Hepsi aynı görüşte.. Devlete, millete kin kusuyorlar. Oynamasınlar 70 bin artı 500 bin kişiyle..
Yoksa daha çok acı şeyler olacak cezaevlerinde..
Hükumet iyi düşünsün.. Sadece affedip salmak değil, saldıktan sonra sahiplenmek gerek, ceza evlerini yeniden tıka basa doldurmak istemiyorlarsa..
34 H 2782!..
Devasa bir jip bu.. Arka koltukta bir çocuk var.. Direksiyonda bir kadın.. Kadınlar niye bu devasa maço jiplere merak salarlar bilmem.. Kendilerini daha da güvende saymak için mi acaba?..
Öyle olmalı..
Direksiyondaki kadın, yoğun trafiğe rağmen dev arabasını tek elle kullanıyor. Direksiyon, vites, hep tek elle.. Çünkü öbür elde telefon var..
Arkada çocuk.. Önde, elde telefon.. Görebildiğim kadarı ile emniyet kemeri de yok. Kemeri göremiyorum çünkü.. Ama başka şey görüyorum.. Gözlerime inanamıyorum.. Direksiyonu tutan tek elde de şimdi bir telefon var.. İki elde iki telefon ve jip kendi kendine gidiyor.. Etraftaki bütün arabalar jipe bakıyorlar.. Çünkü hiçbir elin tutmadığı direksiyonun başında çok ünlü biri var:
Hülya Avşar!..
İki telefonlu Hülya Avşar!..
Kendisini düşünmüyor hadi.. O çok kıymetli Zehra'yı nasıl riske ediyor peki.. O minicik başın en ufak sarsıntı, en ufak darbeden, büyük insanlara göre misli kere misli zarar göreceğini bilmiyor mu?.
Şimdi gençlerin sevgilisi, onların ilahı, ilahesi, örnek seçtikleri, taklit ettikleri insanlar, trafik kurallarını böyle pervasızca ihlal etmiyorlar mı, iki misli üzülüyorum..
Mustafa Denizli mesela.. Kaç defa yazdım..
Şimdi de Hülya..
Neden?..
Çünkü trafik polisleri ünlülere ceza yazmıyor..
Hadi bana bir tane Mustafa Denizli, bir tane Hülya Avşar ceza makbuzu kopyası göndersinler bakalım?..
Polis göz yumuyor, bunlar da gençlere en kötü örnek oluyorlar..
Sonra da biz, trafiği düzeltmek için çırpınıyoruz..
Mümkün mü?..
34 H 2782, sıradan bir vatandaşın plakası olsa, ceza makbuzunun kopyası anında bana yollanırdı?.. Görelim bakalım, bu defa ne yapacaklar?..