Fazilet Partisi, haftasonunda, kendi geleceğini olduğu kadar Türkiye'nin de yakından geleceğini etkileyecek büyük kongresini yapacak. İlginç bir kongre bu. Birkaç yönden ilginç.
Bu partinin yer aldığı siyasi akımın tarihinde ilk defa "yarışma" söz konusu. İlk defa, Fazilet Partisi'nin gerçekten "demokratik" bir parti yapısına kavuşması söz konusu. Çokluğun ve yarışmanın bulunmadığı hiçbir kuruluşta ve tıpkı buna benzer biçimde hiçbir ülkede "demokratiklik"ten söz edilemez.
Bu kongrenin bir "gölge boksu" olduğu da öne sürülüyor. Meselenin, Abdullah Gül ile Recai Kutan arasında olmadığı, asıl "yarış"ın, her ikisi de "yasaklı" olan Recep Tayyip Erdoğan ile Necmettin Erbakan arasında cereyan ettiği söyleniyor. Doğru. Ancak, bu da "esas"ı değiştirecek bir şey değil.
Zira, "esas", eski ile yeni arasındaki yarışmada. Fazilet Partisi kongresi bu anlamda bir sınav verecek. Tüm Türkiye önünde bir sınav verecek. Fazilet Partisi, Türkiye'de "sosyolojik" anlamda "temsil yeteneği" en güçlü partidir. Dolayısıyla, böyle bir partinin kongresi, sadece partiyi ilgilendirmekle kalmaz; tüm ülkeyi ve Türkiye'nin tüm siyaset sahnesini ilgilendirir. Hal bu olunca, Fazilet kongre delegelerinin de başlarını kaldırıp, Türkiye'yi ve geleceği görmeleri gerekir. Görebilecekler midir? Soru da budur, sorun da budur...
Tercih çok karmaşık da sayılmaz. Nereden baksanız, Türkiye, Avrupa Birliği aday üyeliği ile yepyeni "stratejik ufuklar"a yelken açmış bir ülkedir. Fazilet kongre delegeleri, Türkiye'nin geleceğine dair gerçekçi bir vizyona sahip olmayan ve yıllarca "İslam NATO'su, İslam Ortak Pazar'ı, İslam Dinar'ı" türü ciddiye alınması mümkün olmayan, muhayyel hedeflere takılmış, koca bir camianın bakış açısını köreltmiş ve partiyi "kapatılma" ile "iktidar sorunu" arasında sürekli olarak kıstırmış bir "geçmiş"i, "gelenek" namına tercih mi edeceklerdir; yoksa gözlerini geleceğe mi dikeceklerdir.
"Gelenek", Balgat'ta. Davaları neyse, onu yıllarca sırtlamış kişiye saygıda kusur etmeleri beklenemez ama geçmişe demir atarlarsa da, Damokles'in kılıcı enselerinden kalkmaz, iktidarın rüyasını bile göremezler.
Cumhurbaşkanı makamı bile yenilenmiş Türkiye'de, "mazi"yle ve "mazi"de yaşayarak, iktidarsızlığın iksirinden tütsülenerek haz duyan bir partiye, ne Türkiye'nin dindar topluluklarının ve ne de Türkiye'nin ihtiyacı vardır.
Türkiye, Avrupa Birliği yolunda, sadece muazzam pratik engellerle yüzyüze değildir. Çok ciddi "teorik sorunlar"la da karşı karşıyadır. Çünkü, AB ile entegrasyon söz konusu olacaksa, bu Greko-Romen ve Judeo-Hristiyan değerler hamurunda yoğrulmuş Avrupa'nın ilk kez yüzyıllar boyu Batı dünyasında İslâm'ın bayraktarlığını yapmış bir ülkeyle beraberliği anlamına gelecektir. Avrupa, kendi sınırlarını esnetip, Türkiye'yi içine dahil edebilecekse, ilk kez "çok kültürlü", "çok dinli" bir Avrupa'dan söz edebiliyor olacağız.
O bakımdan, Türkiye'nin AB'ye dahil oluşu, bir "iltihak"tan ziyade, siyasi, kültürel ve stratejik açıdan olağanüstü önemli bir tarih” gelişmeye işaret edecek ve bir "izdivac"ı andıracaktır.
Demokrasiyle barışık ve bağdaşık, bir "Avrupalı İslâm" söz konusu olmadan, bu iş nasıl olacak, nasıl yapılacaktır? Bu, Refah'la olacak iş midir?
Fazilet'e Türkiye'nin Avrupalı geleceğinde, Avrupa'nın Türkiye'li geleceğinde tayin edici rol düşüyor. Bu rol, Fazilet'e iktidar yollarını da açacak, Fazilet'in kapatılma ihtimalini tümüyle bertaraf edecek yoldur.
Bu yol, tıknefes "geçmiş"le aşılması imkânsız, bu imkânsızlığı defalarca kanıtlanmış olan yoldur. Tüm İslâm dünyasına örnek ve model teşkil edecek ve heyecan verecek olan demokratik ve "yenilikçi" bir Fazilet'tir.
Aksi, her polis operasyonundan "İslâmcı" türeyeceği, onların bir şekilde ne yapılıp edilip, Fazilet'in "geçmiş"ine bağlanacağı, İslâm'ın bırakın Avrupa'yı, Türkiye'de bir rol oynamaktan mahrum kalacağı bir çıkmaz sokaktır.
Kongre sonucu, kendilerinin bileceği bir iştir. Ancak, geçmişte kalırlarsa, Türkiye, yoluna Fazilet Partisi'nin marjinalize edecek kadar güçlüdür. "Yenilikçi" bir Fazilet ileyse, Türkiye daha da güçlü olacaktır.