İnsan kendi ortamından çıktığında, yaşama daha objektif bakabiliyor. Aynı yorum "ülke meseleleri" için de geçerli. New York'ta geçen bir hafta, sürekli cevaplamaya çalıştığımız bazı soruları su yüzüne çıkardı. Her yeni gün, deneyim ve tanışmada tekrarlanan iç muhasebenin ana fikri aynıydı: Biz dünyanın neresindeyiz? Giderek hızlanan ve zorlaşan yarışta rekabet şansımız artıyor mu, azalıyor mu? Bu sorular siyaset ve ekonomi için geçerli olduğu gibi, toplumsal yaşam ile de yakından ilgili.
Dünyada yükselen değerler var. Bunlar arasında bilgi, katılımcılık, küreselleşme ve şeffaflık ön plana çıkıyor. Bu değerlerin benimsenmesini hızlandıran araçlar var. İletişim devrimi, ticaretin serbestleşmesi, teknolojideki gelişmeler, 21. yüzyıl değerlerine ivme kazandırıyor. Örneğin, imtiyazların öne çıktığı siyasi oluşumlar, yerlerini sivil toplumun hizmetinde olan ve kamuoyunu dinleyen politikacılara bırakıyor. Katılımın artması, politikacıların hesap verme ve şeffaf karar alma zorunluluğunu getiriyor.
Bütün bu gelişmeler olurken, 21. yüzyılın ilk döneminde önem kazanan "eski ve yeniden keşfedilen değerler" var. Örneğin din, yükselen değerler arasında yeralıyor. Dinin ruhani boyutu, tıptan iş yaşamına kadar birçok alanda kendinden söz ettiriyor. Çevreye ve kendi dışımızdaki canlılara saygılı olmak da, yeniden keşfedilen değerlerden. Küreselleşmeye rağmen ve bazen de onun sayesinde, mahalli kültürlerin korunması söz konusu. AB fonlarıyla yenilenen Avrupa'nın kültürel ve turistik merkezleri ortada. Yurtdışındaki Türklerin Internet üzerinde kenetlenmesi ise, ortak değerlerin modern bir platformda yankılanmasını sağlıyor.
Yenilenen değerler, farklı bir insan tipini beraberinde getiriyor. Bilgiye önem veren, girişimci, alçak gönüllü, ve açık fikirli bir insan tipi bu. Yurttaşı olduğu ülkenin yanı sıra, kendini dünya vatandaşı hisseden ve o bilinçle yaşayan bir insan. Aslında bu yeni insani Türkiye'nin gençlerinde görmek çok mümkün. Gerçekten de, siyasi mekanizmalar ve medya bazen bu değişimin gerisinde kalsa da, gençler hepimizin önünde. Düşünüyorlar, sorguluyorlar, karşılaştırıyorlar. Keşke seslerini daha fazla duyurabilseler.
Genelde bir ülkenin "elitleri", topluma öncü olma görevini üstlenirler. Örneğin Tanzimat veya Cumhuriyet'te böyle olmuştu. Tepeden inme olsa da, halk adına bazı değişiklikler yapılmıştı. Oysa Türkiye'deki siyasi yapılanmada, politikacı tepeden inmeliğini sürdürmekle birlikte, öncülük özelliğini kaybetti. Özel sektör, sivil toplum ve gençlik ise bu niteliğe sahip.
Geçenlerde yurtdışında katıldığım bir ödül töreninde, bir Türk işkadını ve Yunanlı kocasıyla tanıştım. Hem Türkiye'de hem de Yunanistan'da oturduklarını öğrendim. Bunun "zor olup olmadığını" sorduğumda, "biz çocuklarımızı hem Türk, hem Yunanlı, hem de Avrupalı olarak yetiştiriyoruz" dediler. Bir bakıma yükselen 21. yüzyıl değerlerini yansıtıyordu bu cevap.
Öyle ya, AB yolunda ortak hukuk ve ticaret kurallarına imza atmıyor muyuz? Bu yol ve bu imza, Türkiye gündemini fazlaca meşgul eden "hukuk devleti nasıl olunur" gibi konuların da reçetesini çıkarmıyor mu? Esas olan, Türkiye'yi bu yeni çerçeve ve dünya düzeni içinde doğru konumlandırmak değil mi? İşte siyasilerin daha geç anladığı, ama gençlerin çabucak kavradığı yeni dünya düzeni. Ne kadar gözlerimizi, kulaklarımızı, beynimizi kapasak da, bizi çevreleyen dünya bu. Dünyada "istediğimiz yere gelmek" için, ilk önce bu bilinci kazanmamız gerekiyor.