kapat

08.05.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.

Çingeneler zamanı

Emir Kusturica'nın ünlü filminin adını anıp yönetmenini sormuşlar. Geçenlerde Kenan Işık'ın sunduğu yarışma programında... Yarışmacılar bilememiş, sorunun zorluğundan yakınmışlar. Çağın en büyük yönetmenlerinden biri ve onun ülkemizde de gösterilmiş en ünlü filmi... Hey gidi sinema kültürü hey!...

Bu olaycığı atv'nin hazırlayıp ana haberlerde sunduğu çingenelerle ilgili programı izlerken andım. Evet, çingeneler... Çocukluğumda söylenen bir şarkı vardı: "Çingeneler maşa yapıp satarlar / 15 kişi bir odada yatarlar." Bilmiyorum, bir operet şarkısı mı, yoksa o yılların popüler şarkılarından biri mi?

Ama o eski şarkının sözleri bile bu ırka ne kadar ön yargıyla yaklaştığımızın bir göstergesi değil mi? Evet, onlar 15 kişi bir odada yatarlar. Onlar gencecik kızlarını Sulukule'de satarlar. Onlar arabalarımızın camlarına saldıran veletler, kılıksız çiçek satıcıları, Hüsrevpaşalı yankesicilerdir. Bu kentte yolunda gitmeyen ne varsa, hangi hırsızlık, kapkaç ve suç olayı olursa hep onlardan sorulur...

O açıdan atv'nin tüm önyargılarımıza bir şamar vuran belgeseli çok yerindeydi. Karşımıza kafamızdaki çingenelere hiç benzemeyen çağdaş, şık, zarif insanlar geldi. Irklarının yüzyıllardır ve her ülkede maruz kaldığı önyargılardan yakındılar ve bize önemli dersler verdiler. Bu ırkçılığın ve hoşgörüsüzlüğün yükseliş çağında, tüm halklara olduğu gibi çingenelere, topraklarımızın bu özgün ve renkli insanlarına da büyük bir anlayış ve sempatiyle yaklaşmalı ve onlar hakkındaki tüm önyargılarımızı yüklü bir ağaç gibi silkelemeliyiz diyorum. Ve atv'ye bunu bize hatırlattığı için teşekkür ediyorum.

Gayrettepe'de bir melek
Ekran başından ayrılmayan iki çocuğunuz varsa, siz de bilgisayardı, internetti, fakstı, tüm bunlarla haşır-neşir olmak zorunda olan bir medya mensubuysanız, telefon derdinizin ne denli büyük olduğunu kestirebilirsiniz. Eve birçok telefon gerekir, çağdaş bir iletişimi sağlamak için hemen hepsinin dijital olması da şart, vs. vs...

İşte bu yüzden ve özellikle geçen aylardaki taşınma olayımızdan sonra Gayrettepe'deki Telecom Genel Müdürlüğü'ne sık sık taşınır olduk. Bu gibi yerlerden bu tür bürokratik işlerden nefret ederim. Onun için her gidişimde sanki ayaklarım geri geri gidiyordu.

Ama Gayrettepe'de gerçek bir melekle karşılaştık. Genel Müdür adına bizi ve çok kimseyi karşılayan ve herkesi sabırla dinleyip her derde şifa dağıtmaya çalışan Ruhan hanım... Ruhan Turan...

Sanmayınız ki, Ruhan hanım ben gazeteci olduğum için bana kolaylık gösterdi. Kimi zaman odasındaki kalabalığın en arkasında, o benim varlığımdan bile haberli değilken onu izledim. İstisnasız herkese karşı kibarlığını, sabrını, yüzünden hiç eksik etmediği gülümseyişi gözlemledim.

Eğer her dairede, resmi kuruluşta, sorunlarımızı çözmeye gittiğimiz her makamda Ruhan hanım gibi biri olsaydı, Türkiye'de yaşamak daha kolay olurdu. Buna içtenlikle inanıyorum.

Zeki Müren'in giysileri
Onlar birer sanat eseriydi. Zeki Müren'in sahip olmadığı çocuklarıydı sanki... Güzel Sanatlar Akademisi mezunu olmasının da katkısıyla desenlerini kendisi çizmiş, bir ülkenin tutucu ahlakında gedikler açacak sahne hayatının ayrılmaz süs ögeleri olarak unutulmaz İstanbul ya da İzmir, Bursa, Bodrum gecelerine katmıştı.

Şimdi o güzelim giysiler ve başka eşyası haraç-mezat satılıyor. Olacak şey mi? Hayır, yalnızca bu ülkenin en özgün kişiliklerinden ve Türk müziğinin en büyük yeteneklerinden olan bir sanatçıya karşı vefasızlığımızdan söz etmiyorum. Ama aynı zamanda kafasızlığımızdan ve hesap-kitap bilmezliğimizden de söz ediyorum.

Çünkü Amerika'da, Memphis'te Elvis Presley'in benzer türdeki eşyasını içeren bir müzenin nasıl bir para basma makinası halinde çalıştığını biliyorum. Bir Zeki Müren müzesi de öyle olmayacak mı? Bu ülkenin halkı o paha biçilmez eşyayı görmek için daha birkaç kuşak boyu o müzeye akın etmeyecek mi? İlla devletin yardımı da gerekmiyor: Böyle bir müzeyi onun mirasını bıraktığı vakıflar da akıl ve masraf edip düzenleyebilir. Belki tek sorun Müren'in çeşitli kentlerdeki evlerinden hangisinin bu müzeye yuva olacağı: İstanbul mu, Ankara mı, Bodrum mu? Karar hemen alınmalı ve bu ayrıntıya cevap aranmalı...


Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır