Evet, rektörler de döver! Anlı şanlı genel müdürler de... Demokrat politikacılar, solcu yazarlar, aşk filmleri yönetmenleri ve hatta kaleminden sevgi ve şefkat damlayan şairler de...
Siz bunu bilmiyor musunuz?
Sınıf ve kültür farkı tanımaksınız neredeyse bütün kadınların koca dayağından nasibini aldığını daha ilk defa mı duyuyorsunuz?
Neden böyle şaşırmış gibi yapıyorsunuz?
Duygu Asena'nın gündeme getirdiği karısını döven rektör olayı karşısında çeşitli tepkiler doğdu toplumda. Öfke, kızgınlık, acıma... Ama bir de şaşkınlık gösterileri var ki buna dayanamıyorum. Hele hele kadınlardan gelirse...
Birkaç gün önce, kadın kadına bir sohbette yine aynı tepkiye tanık oldum: "Hayret, demek böyle şeyler de oluyormuş!"
Bu "şaşkınlık" üst sosyo-kültürel gruba mensup kadınlar arasında çok sık rastlanan psikolojik bir durumdur. Dayak yiyen kadınların sırtından imtiyazlı bir statü kazanma çabası... Bu kadınlar, "bazı kocaların" dayak attıklarını duydukları zaman ne kadar çok şaşırırlarsa, kendilerini o kadar yüceltmiş olurlar. Dayak, onların dünyalarının o kadar uzağında, o kadar akıl almaz ve o kadar kabul edilmez bir ilkellik olarak kalmış olur.
Aslında bu şaşkınlık çok acıklıdır. Çünkü bu toplumda yaşayan herkes, evliliği boyunca tek bir fiske bile yemeyen kadınların sayısının bir elin parmakları kadar az olduğunu bilir. Siz bakmayın çeşitli kuruluşların yaptıkları dayak istatistiklerinde ortaya çıkan yüzde 40'lık, yüzde 50'lik oranlara. O oranlar dayak yiyenlerin değil, yediği dayağı ifşa etmekten utanmayanların sayısını verir sadece. Aysbergin altında ise, yediği dayağı neredeyse kendi kendine kaldığı zaman bile yüksek sesle dile getiremeyen, bütün gücüyle unutmaya ya da "kabul edilebilir" bir açıklama bulmaya çalışan milyonlarca kadın vardır.
Böyle durumlarda çoğu zaman "cinnet anı" avuntularına sığınılır. Aslında ne kocası tokat atacak adamdır, ne de kendisi tokat yiyecek kadın... Ama o an çok özel bir andır. Sevdiği adam, kendisi olmaktan çıkmış, bir başkası olmuştur. Böyle bir şey bir daha asla olmayacaktır. En iyisi susmak ve unutmaktır.
Ama çoğu kez yine olur... Ve kadın yine ölesiye utanır.
Utanma...
Dayak atan rektörün, demokrat politikacının ya da liberal aydının en büyük güvencesi işte budur; Kadının utancından bunu kimseye anlatamayacağına duydukları güven.
Olacak şey değil ya, bir an için bu güvenin boşa çıktığını, bütün o kadınların ağızlarını açtıklarını ve içlerinde ne var ne yoksa ortaya döktüklerini düşünün.
Ne büyük bir aydınlanma olurdu!
Bütün o saygıdeğer iş adamlarının, çağdaş ve demokrat politikacıların, bireyin gelişimi için cansiperane çalışan sivil toplum kuruluşu önderlerinin, gündüz insan gece kurt misali aramızda dolaşan şiddet tutkunlarının "öteki yüzlerini" görmek ne büyük bir "glasnost" olurdu toplumsal hayatımızda...
Oylarımızı verirken, Anayasa Mahkemesi'ne üye tayin ederken, çocuklarımıza öğretmen, derneklerimize başkan, apartmanlarımıza yönetici seçerken adayların gözlerini döndüren kıskançlıklarını, dizginleyemedikleri öfkelerini, evlerinin kapısından girdikleri anda açığa çıkan despotluklarını, gecenin karanlığında gizli kalmış sadistliklerini bilseydik seçimlerimiz şimdikinden ne kadar sağlıklı olurdu... Ve bu deşifre olma korkusu, çift kişilikli bu insanların birçoğunu nasıl da değiştirirdi.
Ne yazık ki böyle bir şey olmayacak. Böyle bir glasnost ilelebet bir hayal olarak kalacak.
Evlerin sır geçirmeyen duvarları kim bilir daha ne kadar özel hayatın utanılası suçlarını örtmeye devam edecek. Ve feministler kim bilir daha ne kadar "özel olan politiktir" diye çırpınacak...