Yeni Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer daha görevine başlamadan, mazbatasını aldığı sıradaki kısa açıklaması sayesinde "spekülatif" yorumların ve değerlendirmelerin konusu haline geldi. Herkes, Sezer'i siyasi ve ideolojik meşrebine göre -değerlendirmek değil aslında- kullanmak istiyor.
Dünkü Türk basınının renkli yelpazesindeki köşeleri okuduğunuz vakit, eğer ormanın içinde ağaçlar arasında kaybolmayacaksanız, ortaya çıkan tablonun Sezer'le ilgili olmadığını, değişik görüş sahiplerinin Sezer ismi üzerinden birbirleriyle polemiklerini devam ettirmekte olduklarını göreceksiniz. Cumhurbaşkanı Sezer, sadece zaten varolan tartışmaya ayna tutmak işlevi görür gibi.
Dış basın (bu arada başta Amerikan basını) ise, Ahmet Necdet Sezer'in Türkiye'nin 10.Cumhurbaşkanı olarak seçilmesini, "demokratik reform yanlısı" bir şahsiyetin Türkiye'nin en yüksek makamına getirilmesi olarak gördü ve yorumladı.
İlk sinyallere bakıldığı vakit, hiçbir siyasi parti ve seçmen zemini olmayan Sezer'in en önemli destek ve dayanak noktalarından birinin bizzat Avrupa Birliği olduğunu sezmek zor sayılmaz. Sezer, özellikleri itibarıyla, Süleyman Demirel gibi, Turgut Özal gibi, Celâl Bayar gibi ve İsmet İnönü gibi belirli bir "seçmen tabanı" olan bir şahsiyet değil. Kenan Evren gibi, Cevdet Sunay gibi, Cemal Gürsel gibi, siyasete "silahlı ağırlık" koyabilen bir "kurumsal taban"a da dayanmıyor. Kemal Atatürk gibi, erişilmez bir "tarih” sicil" ve imzasını atarak meşruiyetini tartışılmaz hale getirdiği mill” askeri zaferlerin üzerinde de yükselmiyor.
İki dayanağı söz konusu: Birincisi, onu seçen ve kavramsal bir anlam taşıyan TBMM; ikincisi ise "zeitgeist"...
Bu, siyaset felsefesine girerek uluslararasılaşmış olan Almanca terim, "zamanın ruhu" anlamına geliyor. Ahmet Necdet Sezer'i Türkiye'nin 10.Cumhurbaşkanı koltuğuna, Çankaya'ya "zeitgeist" taşıdı. TBMM'nin tercihini "zamanın ruhu" tayin etti. Tıpkı, Demirel'in süresinin uzatılmasını "zamanın ruhu"nun bloke etmiş olması gibi.
"Zamanın ruhu", zamanı geldiğinde, zamana uygun olarak bir toplumda işlemeye başlayan elle tutulmaz, gözle görülmez dinamiklerdir ve toplumun semalarına sinen iklimdir.
Türkiye'nin 2000'inde "zamanın ruhu", Avrupa Birliği tam üyelik yoluna cidd” biçimde girilmesidir. Çünkü, bu, Türkiye için bir "stratejik hedef"in yakınlaşmasını, ülke halkının "demokratik ve özgürlüklerden yararlanan bir toplum" olarak temel ihtiyacını ve çok önemli bir "tarih dönemeci"ni ifade ediyor. Bütün bunların olabilmesi; hayli yıpranmış ve hatta ıskartaya çıkmış devlet yapısının tamirden geçmesini ve kısacası "yenilenme"yi ve "değişim"i zorunlu kılıyor. Ahmet Necdet Sezer'i, Çankaya'ya bu olgu taşıdı. Zeitgeist... Ve, bu yüzden, Sezer'e yönelik en büyük beklentilerin Türk toplumunun yanısıra, Türkiye'nin gelecekteki "partnerleri"nden, Avrupa Birliği'nden gelmesi doğaldır. AB, Sezer'in Cumhurbaşkanlığı'na aday gösterilmesini ve nihayetinde seçilmesini, "Türkiye'nin demokratikleşmesi" ve "AB üyeliğini ciddiye almış olması"na ilişkin bir "niyet beyanı" olarak algılamıştır ve bu yönde de desteğini Sezer'e uzatacaktır.
Dolayısıyla, Sezer'in alacağı yolu ve tutturacağı yönü "zamanın ruhu" içinde yakalamak gerekiyor. Türkiye'nin Ahmet Necdet Sezer'le yansıttığı ve başlattığı "yenileşme"nin "zamanın ruhu"na uygun biçimde halka halka, dalga dalga yayılması da beklenmelidir.
Bu noktada, sıranın en önünde Fazilet Partisi duruyor. Önümüzdeki haftasonu Fazilet Partisi, hem kendi geleceğini yakından tayin edecek, hem de Türkiye'nin yakın geleceğini bir biçimde etkileyecek bir kongreye gidiyor. Fazilet, kongresinde; "geçmiş"te ve Süleyman Demirel'in "kuşakdaşları" ile mi politika yapacak, yoksa Türkiye'nin yarınında iddialı mı olacak; bunun kararını verecek. "Kapatılma tehdidi" ile yaşama alışkanlığını mı sürdürmek isteyecek; Türkiye'nin yarınlarına mı açılacak; bunun kararını verecek. Fazilet'te meydana gelebilecek bir değişimin, siyasi hayatın diğer kesimlerine de sirayet edeceği muhakkak. Herşey, "zamanın ruhu" ile ilgili. Ahmet Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı gibi...