kapat

28.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )


Dananın kuyruğu

Bu günkü gazete manşetleri Cumhurbaşkanı seçimi üstüne olacak; ya "ilk turda seçildi" diye, ya "turlar devam edecek" diye...

20. Yüzyılı da ıskaladığımız için, hala siyaset, -Galatasaray dışında- hayatlarımızı dolduran baş konu Türkiye'de...

Acaba biz gerçekten, politikanın enternasyonal boyutlarıyla Türkiye üstündeki etkilerini, bilincimizde berraklaştırabilmiş bir durumda mıyız? Yoksa sürüp giden mesleksizlik ve kulluk koşullanmasıyla, bizim de elimizden tutma olasılığı bulunan, bir "Baba, bir büyük, padişahlar boyutunda bir efendi" gözlemesi içinde miyiz?

Bu tür konular 20. Yüzyıl boyunca da hiç gündeme gelmedi...

Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır, diye savurtup götürdük 36 bin 500 küsur günü...

Tarihsel bir özeleştiri yapan tek siyasetçi, sadece Gazi olmuştur; 17 Şubat 1923'deki İzmir İktisat Kongresi'nin açılış konuşmasında...

Objektif ve bilimsel bir değerlendirmeye bir hayli yakın olan konuşmada; Gazi, örneğin şöyle diyordu:

"... Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle Fatihler'in arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara mağlup olmuştur.."

1 Mart 1922'de Büyük Millet Meclisi'nin 3. toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada da şöyle diyordu:

"... Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye'nin hakiki sahibi ve efendisi, hakiki üretici olan köylüdür...

... Efendiler, diyebilirim ki, bugünkü felaket ve sefaletin tek sebebi bu gerçeğin gafili bulunmuş olmamızdır. Filhakika 7 asırdan beri cihanın dört bir köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve 7 asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima tahkir ve tezlil ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, cebbarlıkla uşak seviyesine indirmek istediğimiz, bu gerçek sahibin huzurunda bugün utanç ve saygıyla hakiki durumumuzu alalım"

1950'li yıllarda; bu sözleri Gazi'nin adına değinmeden, ama yine de tırnak içinde yazdığımda, komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla savcılığa çağrılmıştım..

Savcıya bu sözlerin Atatürk'e ait olduğunu söylemiş ve yanımda götürdüğüm, Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış "Atatürk'ün söylev ve demeçleri"ndeki metinle de kanıtlamıştım..

Sanırım gençliğimde ben biraz daha hergeleydim.. Tehlikeli de olsa hoşuma gidiyordu, her şeyi bildiği iddasındaki asık suratlı büyüklerle çaktırmadan dalga geçmek..

Sonradan bu beyinsel dalgacılığın bedelini çok ağır ödettiler bana. Oysa enternasyonal bir yazı ve hukuk berraklığında, ne kadar rahat anlaşabilirdik egemenlerle de... Ne yapmalı ki, "Kapıkulu" bizi de, efendilerine saygılı bir "Kul" olarak görmek istiyordu..

Şayet o isteğe uysaydık, bu kez de hayatımızın anlamını oluşturan "yazı"ya layık olma çabalarından vazgeçecektik..

Neden 20. Yüzyıl'da da Türkler, analitik bir özeleştiriye ulaşamadılar ve "Türk'e Türk propagandası" yapıp durma ötesine geçemediler?

Bu saptamaya, köylülüğün neden bir türlü aşılamamış olduğu sorusunu da eklemek gerekir..

Köylülük aşılmış olsa, köylü taburlarının süngü gücüne göre biçimlenmiş bir savunma anlayışı da aşılmış olacaktı... Ne yapmalı ki, özellikle soğuk savaş döneminde aldığımız dış yardımlar, o köylü taburlarının yüzü suyu hörmetine oluyordu...

Biz bu "İttihatçı" tablosunun donmuşluğuna karşı çıktıkça da, hayatımız görünmez havanlarda dövüldü.

Bu günkü gazete manşetleri yeni bir dönemin esmeye başlayan rüzgarlarıyla çıkacak..

Bu yeni dönemin rüzgarları, artık global sermayenin hem kimsenin köylü taburlarına ihtiyacı kalmamasından; hem de savunma harcamalarından kâr sağlama yerine, yoksul halk kitlelerini zenginleştirerek daha yaygın bir tüketim pazarı yaratma zorunda olmasından kaynaklanıyor..

Bizim egemenler, 20. Yüzyılı da, 19. Yüzyıl koşullanmalarıyla ıskaladıkları için; "dialektik monizm"in bir sonucu olan bu aşamaya da beyinsel bir uyum sağlamakta kötürümleşiyorlar.

Oysa dış dinamiklerle onun Türkiye'ye, bu kez olumlu yansıyan etkisi, güngünden daha çok somutlaşıyor artık.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır