kapat

27.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
CENGİZ ÇANDAR(ccandar@sabah.com.tr )


Bahar güneşi...

TBMM, bugün, muhtemelen Türkiye'nin 10.Cumhurbaşkanı'nı seçecek... Eğer bugün seçemezse, seçmesi gereken süre içinde mutlaka seçecek. Şimdi dönüp sormanın zamanı: Hani, Süleyman Demirel'in süresi uzamazsa Türkiye bunalıma girerdi? Nerede, Süleyman Demirel olmazsa, kim olabilir sorusunun geçerliliği?

Ahmet Necdet Sezer tercihinin çok önemli bir anlamı var. Anayasa Mahkemesi Başkanı, eğer seçilirse, Türkiye'nin "siyaset denklemi"nde bunun kaçınılmaz olarak yol açacağı değişiklikler ve gelişmeler olacaktır. Zaten Sezer'in Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesinin prosedürü bile, değişikliği ve yeniliği ifade ediyor. En başta, Parlamento içinde, ana dâvalarda "uzlaşma gereği"ni. Dikkatli okurlar hatırlayacaklardır, Demirel'in süresinin uzatılması hesaplarını TBMM boşa çıkarınca, bu sütunda, "ilk yapılması gereken işin, yeni Cumhurbaşkanı adayının, beş parti arasında uzlaşma ile belirlenmesi gereği"ne işaret etmiştik. Yapılan budur ve doğrudur...

Bu ne demektir?
Bu, "28 Şubat denklemi"nin bozulması demektir. Çünkü, 18 Nisan 1999 seçimleri ile oluşan parlamento, "28 Şubat denklemi"ne göre çalıştırılmak istenmişti ve uzun süre de öyle gitti. Buna göre, Fazilet Partisi ve DYP'ye adetâ "vebalı" muamelesi yapılıyordu. Bu iki parti ve özellikle ilki, halktan alınan yetkinin üzerine yetki koyma hakkını gören bazıları nezdinde adetâ "gayrı meşru" idiler. Denklemi böyle kurduğunuz takdirde, "üçlü koalisyon" bir "dogma" haline getiriliyor ve "istikrar" sözcüğü sadece bu hükümet modeli ile eş anlamlı hale sokularak, bir anlam kazanıyordu. "Üçlü koalisyon"un her bozulma ihtimali, yine, "istikrarın bozulması" ve "kriz" anlamına getiriliyordu.

Aslında, bu denklem, "kriz"in ta kendisiydi!

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci, TBMM'nin üç değil, beş partiden oluştuğunu ve beş partinin birden meşruiyet sahibi olduğunu tescil etmiştir. Ahmet Necdet Sezer, beş partinin birden ortak adayıdır ve meşruiyetini kendisini seçen TBMM'den alacağı için, Demirel gibi "hükümetin cumhurbaşkanı" olmayacaktır.

Bu "yeni denklem", bu hükümetin bozulması halinde de, bunun bir "kriz"e taşınmasını önleyecek bir "emniyet sübabı"dır; çünkü Türkiye'ye Cumhurbaşkanı çıkarabilen bu TBMM, bu hükümetin bozulduğu hallerde, herhangi bir konstelasyon ile, görev süresi içinde hükümet (hükümetler) çıkarabilir.

Cumhurbaşkanlığı seçim süreci, TBMM'de temsil edilen tüm partilere "meşruiyetlerini iade ettiği" için, Türkiye'nin siyasi dokularını tahrip eden "28 Şubat denklemi"ni ortadan kaldırmış, demokratik hayatımızın normalleşmesi ve restorasyonu için önemli bir adım haline gelmiştir.

Aynı süreç, "kabile reisi" niteliğindeki parti liderlerinin gücünü de, ister istemez, zayıflatmıştır. "Liderler sultası" halindeki siyasi yapı çatlamış ve sızıntı vermeye başlamıştır. Bunun anlamı, TBMM'nin üstünlüğünün kurulmasıdır ki, seçimle oluşmuş TBMM, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ve liderler sultasının yıpranmasıyla elde ettiği gücü, Parlamento dışı ve üstü güçlere, kolay kolay terkedemez konuma gelmiştir.

Eğer, Sezer Cumhurbaşkanlığına seçilirse, bunun çok özel ve simgesel bir başka anlamı daha olacaktır. Ahmet Necdet Sezer, Sami Selçuk'la birlikte, Türkiye'de yargının en üzerindeki isimdir. Hukukçudur. Anayasa Mahkemesi'nin başına, kendisinden önceki başkandan çok daha farklı bir kimlik sunmuş ve yüksek yargının tekrar gerekli prestijini elde etmesine yardımcı olmuştur. Onun, bu TBMM tarafından Cumhurbaşkanlığına seçilmesi, Çankaya'ya ilk kez bir "hukukçu" seçilmesi anlamına gelecektir. Türkiye'nin en temel eksikliği, bir "hukuk devleti" olmaktaki eksikliğidir. Böyle bir tercih, dış dünya nezdinde de, Türkiye'nin hedefini simgeleyecektir.

Yüksek yargıdan gelen bir Cumhurbaşkanı'nın en titiz olacağı hususların başında "hukuk"un geleceği açıktır. Emrindeki Devlet Denetleme Kurulu'nun bir işsizler topluluğu halinde protokoldeki yeriyle yetinmeyeceği ve Türkiye'yi mahveden ve bir "adaletsiz ülke" fotoğrafına yol açan "yolsuzluklar" ile ciddi biçimde uğraşması beklenecektir. "Verdiysem ben verdim"; "devlet rutin dışına çıkar"; "işte benim ailem" döneminin kapanacağı, Çankaya'nın keyfilik ve yolsuzlukları himaye karargâhı olmaktan çıkacağı anlaşılıyor.

5 Nisan'da Türkiye'ye bahar gelmişti. Şimdi güneş daha da ısıtıyor...

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır