kapat

27.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
ÇETİN ALTAN(caltan@sabah.com.tr )


Nihayet "İttihatçı"lık bitiyor mu?

"İttihatçı"lık, abartmalı bir hamaset edebiyatıyla, mesleksiz halk yığınlarındaki "kulluk" koşullanmasını, Padişah'dan koparıp; "kurtarıcı" olarak nitelendirilen militer bir siyasetçinin arkasına lehimlemekti.

Böylece Padişah'ın kulları, "Kurtarıcı"nın kulları durumuna geçiyorlardı.

Yüzyılların koşullanmasında basit bir "Efendi" değişikliği; ne ekonomi, ne tarih, ne hukuk bilincinde bir gelişme sağlıyordu. Peki öyleyse ne sağlıyordu?

Donanımı çok zayıf siyasal kadroların, içi boş bir hamaset demagojisinin beylik klişelerini, orda burda tekrarlaya tekrarlaya afur tafurlu yaşamasını sağlıyordu...

Buna destek olanlar ihya ediliyordu, karşı çıkanlar da imha...

Peki, ekonomi ve dış politika rotaları nasıl çiziliyordu? Güçlü bir devletin kendi insanlarını ziyan etmek istemeyen Genelkurmayı'na, içerde hamaset edebiyatıyla hipnotize edilmiş köylü taburlarını vidalamak ve bunun karşılığında gerekli para yardımını almakla çiziliyordu.

Böyle bir yamukluğu su yüzüne çıkarmak isteyenler ise yok ediliyordu.

Türkiye 20.Yüzyılı da, İttihatçılar'ın mayalandırdığı bu basit denklemi, tümden arıtamadığı için ıskaladı.

Tabii bunda, Türkler'in mesleksiz oluşlarıyla, kulluk koşullanmasının uzantısında Padişah efendilerinin yerine geçmiş olan "Kurtarıcı"larının ellerinden tutmasını bekleme alışkanlığı da etkendi.

Ama asıl etken enternasyonal bir tahtaravalliyle ilişkiliydi.

Örneğin Almanya, tek bayraklı bir devlet durumuna, Bismarck'ın çabalarıyla 1871'de gelebilmişti.

İngiltere ve Fransa gibi, ne Afrika'da ağırlığı vardı, ne de Asya'da..

Ancak Osmanlı'yı, Fransa'nın güdümündeki bir görüntü çağdaşlaşmasından koparır da, kendi iradesine düğümlerse; bir anda Yakındoğu'yla, Kuzey Afrika'da ağırlık sahibi oluyordu. Ayrıca dilediği gibi kullanabileceği kalabalık köylü taburlarına da sahip oluyordu.

Enver Paşa'nın "Kurtarıcı"lığı böyle bir tepsi üstünde heykelleşti...

Önce Avrupa'yla kaynaşmış azınlıkları filitleyen bir ırkçılık akımı başlatıldı. Arkasından da Rusya'da, Çar'ın devrilmesi ortamının hazırlanmasına geçildi. Türk köylü taburlarının gerek Galiçya, gerek Çanakkale'de cömerçe harcanmasıyla, Çar devrildi ve Lenin iktidara geldi.

Gazi bunları bilen bir kurmaydı. Ama aynı zamanda bir siyasetçiydi de...

İçerdeki koşullanmaları, toptancı bir kolaycılıkla, dışardaki genelkurmaylar çıkarına kullanmadı... Sovyetler'le 1921 Moskova antlaşmasını, Fransa'yla da Ankara antlaşmasını imzalamıştı. Daha sonra İngiltere'yi de kendi barış buketinin içine aldı...

2.Dünya Savaşı'nda ise, İsmet Paşa, Türkiye'yi savaşa sokmamak çabasıyla, Moskova antlaşmasına boş vererek Hitler'le flörtü koyulaştırdı.

1945'de Hitler yok olunca, 20 yıllık Moskova antlaşmasını tazelemek istedi. Buna Stalin'le Molotof karşı çıktı... Hitler'le flörtün, 1921 Moskova antlaşmasına karşı bir ihanet olduğunu iddia ettiler..

Ankara aşırı panikledi ve Washington'a savruldu. Potsdam antlaşmalarındaki denklem bozulduğu için de, 7 yıl sonunda Küba, ABD'nin burnu dibinde bir Sovyet üssü oldu. Tıpkı Türkiye'nin Sovyetler'in burnu dibinde bir ABD üssü olması gibi...

Bütün bu evrensel strateji ve taktikler benim kuşağıma çok pahalıya mal oldu...

Sovyetler, merkezi bir ekonomiyle yönettildiği için, "rantabilite" hesabına bakmadıklarından, ABD'den daha önce gittiler Uzay'a... Ayrıca aynı teknikle uzun menzilli füzeleri geliştirdiler. ABD'nin uzun menzilli füzeleri henüz yoktu. Ama Türk köylü taburları Sovyetler'in çok yakınındaydı...

Eski II.Wilhelm-Enver Paşa senaryosu, bir kez daha kondu sahneye; bu kez Washington-Ankara senaryosu olarak...

Bizler, en azından Karamanis'in Yunanistan'ı örneği, bu senaryonun vitrine çıkmasına çalıştık. Hayatımız iğneli fıçılara kondu.

Bugün "Ulus-devlet" modeli aşılmakta ve bu modelin yoksul bıraktığı halk yığınları, durmadan artan üretimi emebilsin diye zengin edilmek istenmektedir. Halk yığınlarının zenginleşmesi ise kendi egemenlerinin, kendi ülkelerini bir iç sömürge gibi kullanmasının arıtılmasıyla sağlanabilir.

Clinton bunu bilen bir devlet adamıdır. Sanıyorum Al Gore da öyle...

Teknolojideki gelişimlerle yeni çağın içindeki değişimler, bizim gibi yazı sevdasını bir yaşam aracı değil, bir yaşam amacı yapmış kalem işçilerini de, "Dünya vatandaşlığı"na dönük öncü liderlerle buluşturuyor.

Türkiye'de 5 partinin Cumhurbaşkanı adaylığı için üst düzey bir hukukçu üstünde anlaşması yeni bir dönemdir..

Türkiye de "İttihatçı" demagojilerinden kurtulacak ve güzel günler yaşamaya başlayacaktır. Enseyi karartmayın.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır