  
Beyoğlu gençliğe emanet
Tanrım... Sanki gözlerime inanamıyorum. Bu Beyoğlu mu? Bu insan seli, bu ışık meşheri, bu Batı kentlerinde gördüğümüzde kıskançlıkla baktığımız kaliteli, düzeyli, eğlenmesini bilen kalabalıkları bile aşan bir kitlenin cirit attığı Beyoğlu, düne kadar bitti-tükendi diye ağıt yaktığımız Beyoğlu mu?
Başta Vitali Hakko, Beyoğlu hayranları ve Beyoğlu tutkunları rahat edebilir. Beyoğlu artık bana sorarsanız özlemle anılan o eski günlerden de daha güzel... Ne vardı eskiden? Ortasından trafik geçen, ucuz eğlenceye dayalı, gerçek kültürün, zevkin ve incelmişliğin ancak belli birkaç vahada kendini gösterebildiği bir kargaşa... İşte o Markiz ve Löbon, işte Baylan Pastanesi, İşte Melek ve sonra Yeni Melek galaları, işte tiyatrolar, işte Abdullah... Ve de o caddeye kravatsız girilmezdi edebiyatı...
Tüm o kurumlara, o anılan yerlere kıyısından-köşesinden de olsa ben de yetiştim. Yeni melek galalarına, Kulis muhabbetlerine, Küçük Sahne oyunlarına tanıklık ettim. Abdullah Efendi'de yemek yedim.
Ama emin olun bugünkü Beyoğlu'nu tercih ediyorum. Çünkü bugünkü Beyoğlu, özellikle bu festivalde de görüldüğü gibi, çok daha düzeyli bir insan kalabalığıyla dolup taşıyor. Her zaman varolan lumpen egemenliği, ucuz ve şüpheli eğlence geleneği, Anadolu eşrafına yönelik pavyon adabı yavaş yavaş elini eteğini çekiyor ve yerini, belki pavyonlu monşerlere veya kravatlı centilmenlere değil ama, kıpır kıpır bir gençlik kitlesine bırakıyor.
Evet, Beyoğlu artık gençlere emanet... Artık sayısız plak ve kitap dükkanlarının, sinemaların ve festivallerin tüketicisi onlar... Belki henüz ceplerinde çok para olmadığı için Beyoğlu'nun kaliteli alış-veriş merkezlerini,düzeyli lokantalarını yeterince doyurmuyorlar. Gözleri hala ucuz yemekte, fast-food'a, "fırsat ve indirim" alış-verişinde...
Ama onlar artık Beyoğlu'nun gerçek sahipleri. Caz, sinema ve internet cafe'leriyle, konser ve dans mekanlarıyla, kültür yuvalarıyla Beyoğlu en çok onlara sesleniyor. Beyoğlu'nu sanırım ki gözümüz arkada kalmadan onlara emanet edebiliriz...
Beyoğlu'nda ağız tadı
Günlerimiz artık Beyoğlu'nda geçiyor. Ve yeni mekanlar, yeni tadlar, yeni güzellikler keşfediyoruz.
Ama öncelikle özlenmiş eskiler... Hacıbaba'da incik kebabının veya piliç dolmasının, Hacı Salih'teyse elbasan tavanın tadına doyum olmuyor. Ve Hacı Salih'in sahibi Abdullah bey bana gerçek elbasanın kıvamını ve pürenin altındaki etin önemini anlatıyor. Kimileri Türk mutfağı deyince Hacı Abdullah'ı, Ağa'yı veya Lades'i yeğliyor. Onlara itirazım yok, ama benim gözdem yine de yukardaki iki Hacılı lokanta...
Kaktüs'e girmek kolay değil: çünkü burası entellerin işgali altında... Nasılsa bir kez erken davranıp yer bulabiliyorum. Ve kırmızı şaraplı domates çorbasıyla Kaktüs usulü bonfilemden çok memnun kalıyorum. Tanıdık yüzler, rahat bir atmosfer. Keşke biraz daha büyük olsu... Ama üzülmeyin, orda yer yoksa hemen caddeye çıkıp biraz ötede yeni açılan M&N Cafe'ye idin. Bu üç katlı ferah mekanda nefis lezzetler, iyi bir servis ve hoş bir atmosfer sizi bekliyor. Her açıdan bir kazanç, beyoğlu için...
Beyoğlu Pub veya pasajda en azından Entelüktel Cavit'e gitmeye vaktim olmuyor. Ama Nevizade'de baharın açılışını İmroz'da kutluyoruz. Sokak binaların onarımıyla daha da güzelleşiyor, kendine geliyor. İmroz içinse ne söylenebilir? Her zamanki gibi nefis bir lezzet ve makul fiyatlar. yakında yenilenen Demgah'ı, boncuk ve Neyle-Meyle'yi de denemek umuduyla...
Saray Muhalebicisi'nde sakızlı muhallebi veya dondurmalı keşkül yemek, Lale işkembecisinde bahar kokoreci tatmak, kahvelerimizi Alkazar Cafe'de almak, bir akşam vakti bulup Tünel'e inerek yabancıları Refik'te ağırlamak... Ve daha gidemediğimiz nereleri, tadamadığımız ne lezzetler var... Ama umutluyum, Festivalin sonuna dek Beyoğlu'nun mutfak haritasını eksiksiz çıkaracağım!
|