Her büyük futbol olayında olduğu gibi, yine önümde futbolun sosyolojisi, psikolojisi vb. üzerine yazılmış kitaplar, makaleler; olan biteni anlamaya çalışıyorum. Gözlem yaparak ve bu gözlemler üzerinde kafa yorarak bir türlü ulaşamadığım sırra ulaşmak için onları yardıma çağırdım.
Etrafımda olan biten her şeyi pek kusursuz bir şekilde anladığımı iddia etmiyorum elbette. Ama bu kadar az anladığım başka bir toplumsal olay bulmam da zor olur herhalde.
Bu durum da fena halde rahatsız edici... İçinde yaşadığınız toplumda böylesine büyük bir fırtına, hatta bir kasırga yaşanırken, sizin küçük limanınızın bu kadar sakin kalması şiddetli bir yabancılık duygusu yaratıyor.
Katılmasam da olur, ama bir anlasam...
O "galeyan modu"na geçişi; o "stadyum histerisi"ni; taraftarlığın, kırk yıl aynı kazanda kaynasalar karışmayacak insanlar arasında yarattığı muhabbetin sırrını biraz olsun anlayabilsem, "Ölesiye taraftarlık" ve "Ölesiye düşmanlık" psikolojisinin bir ucunu olsun yakalasam...
Eh, evet; "afyon" tezlerini öteden beri duyuyorum.
Elimde, Düşünen Siyaset Dergisi'nin futbol özel sayısı duruyor. M. Ali Kılıçbay'ın "Siyasetsiz toplumlarda geniş kitlelerin politikayı futbol aracılığıyla yapıyor oluşu, bu tip toplumlarda futbolun çok daha kitlesel, çok daha yoğun bir heyecan alanı ve bundan da ötesi kimlik belirlemenin başlıca alanı" olduğuna dair cümlelerine sarılır gibi oluyorum bir an. Ama daha o anda, yakından tanıdığım ve taraftarlık dışında bir kimlik belirlemede hiç bir sorun yaşamayan, hiç aidiyet derdi olmayan nice insan geliyor aklıma...
Ahmet Turan Alkan, o zengin Türkçesiyle bir başka biçimde ifade ediyor: "İnsanlara kısacık ömürlerinde alabildiğine taraf olmanın küçük saadetlerini, büyütülebilir hazzını, hesaba almaya değmez güvenlik hissini ve mutlaka tatmin edilmesi gereken 'muhalif olmak' içgüdüsünü karşılayan bir şey sunulmalıdır ve öyle bir şey vardır: Viva futbol."
Tabii bu açıklama da benim, hayatın her alanında muhalif olmayı neredeyse meslek edinmiş bir sürü insanın, muhalif olma içgüdülerini bir de futbol kanalıyla doyurma ihtiyacını neden hissettiklerini anlamama yardımcı olmuyor.
Yaşam biçimleri, dünya görüşleri, politik tercihleri, kültürleri, beğenileri ve ilgi alanları açısından birbiriyle taban tabana zıt insanların sırf aynı takımı tutma ortak paydası yüzünden nasıl can ciğer olabildiklerine şaşıp şaşıp kalıyor, hiç bir doyurucu cevap üretemiyorum.
Herhangi bir davaya sadakatle bağlı olmayı, o dava uğruna "ölmeye, ölmeye gitmeyi" bir derece anlayabiliyorum. Ama ölmeye gidenlerin, uğruna ölmeye hazır oldukları davanın ufacık bir sendelemesinde sergiledikleri ihaneti gördüğümde, fanatik taraftarlıkla güce tapma eğiliminin nasıl atbaşı gidişini gözlemlediğimde iyice sersemliyorum.
Her şeyi anlasam, bu defa da, böylesine koyu bir renk aşkıyla, su katılmadık bir profesyonelliğin sanki hiç çelişmiyormuşçasına bir arada yaşayabilmesini anlayamıyorum.
Taraftarın takım değiştirmesi ihanetlerin en büyüğü gibi algılanırken, o takımın simgesi olan isimlerin trilyonlar önlerine yığıldığında eşofman değiştirir gibi takım değiştirmesini; böylesine bir gönül bağının acımasız bir şirket mantığıyla bir arada yürüyebilmesini aklım almıyor.
Sonunda, en iyisi diyorum, bütün bu anlama çabalarına boşverip, Ahmet Turan Alkan'ın taraftarlığını izah etmek için onca dil döktükten sonra yaptığı "irrasyonelliğe övgü"ye katılmak ve susmak:
"Doğrusu paragrafın başından buraya kadar sıraladığım 'ağır başlı' gerekçeler, hayatın, tabii ahengini tamamen akl”likten inşa ettiği gibi garip ve sıkıcı bir varsayımın ürünü, halbuki çoğu kişi bilmez; Hayat saçmalıktan hoşlanır."