Türkiye öylesine dinamik, öylesine surprizlerle dolu bir ülke ki, en olmayacak kavramlar, en olmayacak olaylarla içiçe geçebiliyor.
Galatasaray'ın halkımıza zafer mutluluğu armağan edip etmeyeceği, bu köşe yazıldığında henüz belli değildi.
Ama maç başlarken sarı kırmızılı bayrak, ayyıldızlı bayrağımıza dönüşmüştü.
Ulusal Egemenlik Bayramı arefesinde, ulusça, ülkemiz bir uçtan öteki uca kendisini topyekun bir ulusal egemenlik heyecanına kaptırmıştı.
Öyle ki, ulusal egemenliğin tek temsilcisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi bile kendisini, bu farklı egemenlik heyecanına teslim etmekten alıkoyamadı.
Kamuoyumuz, ulusal egemenliği kullanacak olanların seçeceği yeni cumhurbaşkanının kim olacağına değil de, GS'nin atacağı gollerin heyecanına kendisini kaptırdı.
Egemenlik elbette ulusundur. Ulusal egemenlikten de üstün bir kavram yoktur.
Ama ulusal egemenlik heyecanının kendisini daha çok, yabancı ülkelerin futbol sahalarında ortaya koyduğuna da hiç kuşku yoktur.
TBMM'nin çıkarttığı hiçbir yasa, aldığı hiçbir karar, halk yığınlarını böylesine tutuşturamıyor.
Futbol, uluslararası bir karşılaşmaya dönüştüğünde ise, hadise bir kurtuluş savaşına dönüşüyor:
Maç öncesindeki, "Bu maçı alacağız, başka yolu yok!" çığlıklarıyla, Anafartalar'da yükselen "Ya istiklal, ya ölüm!" haykırışı arasında nicel bir fark yok.
Dün, Kutlu Doğum Haftası dualarla açıldı.
Diyanet İşleri Başkanı M. Nuri Yılmaz dünkü törende, İngilizlere kürsüden Hz. Muhammed'in varlığını ve barışı simgeleyen kırmızı gülü uzatırken, herhalde içinden de, "Allah'ım ordularımızı muharebe meydanlarında muzaffer eylediğin gibi, takımlarımıza da futbol sahalarında galibiyet nasip eyle" diye dualar ediyordu.
Türkiye sürprizli ve dinamik bir ülke. En olmayacak kavramlar en olmayacak olaylarla içiçe geçebiliyor.
Topun yuvarlaklığı deyimi oy pusulalarının köşeli olduğu gerçeğinin yerini alabiliyor.
Hz. Peygamber'in Doğum Haftası, benzetmek gibi olmasın, yeni cumhurbaşkanının ortaya çıkacağı haftaya denk düşebiliyor.
Ulusal Egemenlik Bayramı öncesinde, ayyıldızlı bayrağın değil, rakip kale ağlarının, atılacak gollerle dalgalanmasından daha büyük heyecan duyabiliyoruz.
Bu belki bir çok ülkede böyle. Ama Türkiye'de daha çok böyle.
Çünkü Türkiye çok özel bir ülke. Kavramlarla olayları birbirinin içinde eritip yeniden var edebilen bir ülke.
Dünya'da Ulusal Egemenlik ile, Çocuk kavramını yanyana getirip bunu da bayram konusu yapan bir başka ülke yok.
Hele çocuklara bayram armağan etmeyi düşünmüş bir başka ülke yok.
Dünyanın çocukları için kurmayı akıl ettiği UNİCEF örgütünden yıllarca yıllarca önce Türkiye, Çocuk Bayramı'nı ulusal egemenlikle bütünleştirip toplumunun gündemine sokmuş bir ülke.
Çok özel bir ülke.
Devletini kurmadan çok önce ulusal parlamentosunu oluşturmuş bir ülke. Heyecanlarını erkene alabilen, belki bunun için de mutsuzluğunu katmerlendiren bir ülke.
Sevinçlerini abartması da bundan, felaketlerden çabucak sıyrılabilmesi de bundan.
Toplumsal ulusal iradesini henüz oluşturmadan, ulusal egemenliğin mekanını yaratan başka bir ülke yok. Belki bu ülkeyi farklı kılan da bu dinamik felsefe ve yaşam tarzı.
En zıt kavramlar, en ters olgular iç içe yaşanabiliyor.
Galasaray'ın kupa heyecanıyla yeni cumhurbaşkanı seçiminin rüzgarının üst üste geçmesi, Hz. Peygamber'in Doğum Haftası'yla Ulusal Egemenlik ile Çocuk Bayramının buluşması bunun küçük, ama dev örnekleri..
Türkiye öylesine sürprizli, öylesine karmaşık ki...
Dünyanın bir numaralı şarap üreten ve içen İslam ülkesiyiz.
Bu şarapların kalitesinden çok, rejiminin ve halkının özelliğinden.
Türkiye öylesine sürprizlerle dolu öylesine karmaşık ve dinamik bir ülke ki,
Yeni cumhurbaşkanları da, yeni futbol zaferleri de bu dinamizmde gizli.