Bakalım nasıl olacak bu günkü gazete manşetleri?
Ya Mars gezegenine ilk bayrağı biz dikmişiz gibi, yarım sayfalık dev puntolarla, "Biz böyleyiz işte" diye olacak...
Ya çok daha küçük puntolarla, "Galip sayılır bu yolda mağlup" diye...
Tanrım nasıl bir başarı açlığı, nasıl bir başarı özlemidir bu? Hem de alt dokusu yabancıları dize getirme sicimiyle örülmüş...
Yaşı 30'dan küçük 40 milyon gencin damgasını vurduğu bir coşku işte...
Böylesi bir coşku, gelecek 20 yıl içinde nerelerden nerelere dolaşacak tayfunlaşarak bilinmez..
Ancak şu kesin ki, "Türk'e Türk propagandası yaparak" durmadan pompalanmış olan endazesiz övünme naraları, enternasyonal planlarda gerçek bir doyuma bir türlü ulaşmamış ve sonunda futbol maçlarına kanalize olmuş...
Dileriz manşetler, mutlu bir rüya bayramına döndürsün ortalığı...
Görünen o ki, bizim gençlerin rüzgârındaki kitleler, eski zamanların yeniçeri zaferlenmesinde hâlâ...
Ellerine birer süngü versen; Dünya'nın her yerine milyon milyon gönderebilirmişsin gibi sanki...
2. Dünya Savaşı'na girmeyişimiz ve tarihimizde hiçbir bombardıman görmeyişimiz; acaba bizi çok mu kopardı, uydulu, füzeli, lazerli, nötronlu uzay militarizminden?
Bir futbol maçında ortaya çıkan seferberlik şenliği, nedense bana "Süngümü demir gibi ellerimle kavradım, şanlara zaferlere yürüdüm adım adım" edebiyatıyla da ilgili olarak, değişik şeyler düşündürüyor... Örneğin Cervantes'i düşündürüyor..
Biliyorum ki, bir toplum; kendi çağ dışı koşullanmalarını kendi arıtamazsa, Kozmos depremlerinin yaratacağı düş kırıklıklarına uğrar sonunda.
Bakalım bu günün manşetleri nasıl olacak? Çarşamba günü Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk'la Yargıtay üyesi ve Yargıtay Genel Sekreteri Dr. Uğur İbrahimhakkıoğlu'nun zarif, içten ve üst düzey konukseverliklerinin mutluluğunda, Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş'la da tanıştım..
Her fırsatta hemen ayağa kalkıp dersini ezbere okuyan sevimli bir Yurtbilgisi öğrencisi gibiydi...
Ona göre de uğradığımız zorlukların özünde yabancı güçler vardı. Ve yabancı ülkeler kendi gözlerindeki mertekleri görmeyip, bizim gözümüzdeki çöpleri büyültüyorlardı. Onlara uymamamız gerekirdi..
Globalleşme sürecinin gitgide hızlandığı ve Avrupa Birliği üyesi olma aşkımızın gitgide kabardığı bir dönemde, "Onlar-Biz" ayrımını koyulaştırmanın, bilmiyorum kimlere ne yararı vardı ama; Vural Savaş bana, koyu bir İttihatçı olan rahmetli babam Halit Bey'in, çocukken durmadan dinlediğim plağını hatırlattı..
Halit Bey, İstanbul'un İngiliz işgali sırasında, Çamlıca'daki kuytu evinden; Memduh Şevket Esendal da dahil, Anadolu harekatına gizlice adam kaçırdığı için; evi İngilizler tarafından basılıp, kendisi de iki kez "Bekirağa bölüğü" adındaki askeri cezaevine konmuştu.
Bizim insan malzemesi açısından kalite düşüklüğümüzü pas geçer ve yabancıların bizden çok daha barbar olduğunu anlatırdı.
Babamın plağına ben sahip çıkmadığım ve Enver Paşa'nın II. Wilhelm'in güdüsünde, kendi kabinesine bile haber vermeden, neden Rusya ile İngiltere'ye hemen savaş ilan ediverdiğini daha çok kurcaladığım için; çocukluğumun mahut plağına Vural Savaş'ın sahip çıkmasını yadırgamadım.. 1930'lu yılların öğrenciliğine demir atıp, bir milim kıpırdamaması, sempatik bile göründü bana... Kimbilir belki de, resmi misyonunu yerine getiriyordu. Kendisinin Yargıtay Bassavcısı olduğunu da unutmamak gerekirdi..
Yargıtay'daki üst düzey hukukçuların, büyük zarafeti sayesinde kırk yıllık dostum, 85 yaşındaki eski CHP milletvekili ve senatörü Fakih Özlen'le de karşılaşıp kucaklaştık. O yaşında lütfedip, beni dinlemeye gelmişti..
Türkiye'nin en üst düzeydeki yargıç ve hukukçularıyla özgür bir dostluk yaşadık Çarşamba günü... Vural Savaş'ın da, kendince katıldığı, bir Washington, yahut Paris demokrasisini tadıyormuşcasına..
Türkiye en geç 20-30 yıl sonra tüm kurumlarıyla böyle bir çizgiye, ister istemez gelecektir...
Ne var ki, Türkiye'nin tüm varlık titreşimi şu an, bu günkü manşetlerde...
Bir düş kırıklığı olmaz inşallah...