  
Yeşili görünce ayranı kabaranlar
KİMİ yaratıklar kimi renklere dayanamaz, görünce çileden çıkarlar. Örneğin boğalar kırmızı görünce çıldırır ve ortalığı dağıtmaya başlar.
Galiba adına Türk denen biz yaratıklar da yeşil görünce dayanamıyoruz ve onu ne yapıp edip yok etmeye çalışıyoruz. Gün geçmiyor ki medyada bir yeşil alanın, bir doğal güzelliğin yok edilmesine dair haberler yansımasın...
Gerçi son Topkapı Sarayı'ndaki ağaç kesilmesi olayında olduğu gibi, bir bardak suda fırtına koparılmıyor da değil... Herhalde ul ülkede anıt-ağaçların en iyi korunduğu yer varsa, o da Topkapı Sarayı'dır. Orda ne rant sözkonusu, ne komşunun manzarasını kapama mazereti... O ağaçlar niye kesilsin ki?
Nitekim kimi çürümüş olanlarının devrilme ve zarar verme tehlikesi içerdiği için, orman mühendislerinin onayıyla kesildiği anlaşıldı. Ama kendi adıma bu hassasiyeti de normal ve gerekli buluyorum. Çünkü olur-olmaz biçimde yeşilimizi öylesine harcıyoruz ki, sürekli tetikte olmak en iyisi...
Bu açıdan, Sabah-İstanbul'da Erdal Bilallar'ın son yazısını çok önemli buluyorum. Elin dert görmesin Erdal abi... Sezen Cumhur Önal'ın tesbiti de doğru, Erdal Abi'nin yorumu da...
Çünkü bunu ben de gözlemliyorum. Yeşil, boş alan görünce kimilerimizin ayranı kabarıyor. Orayı ziyan olmuş, kayıp bir alan gibi görüyorlar. Mümkün olan heryere bina yapılacak, bina olmazsa bir küçük işyeri, bir ticarethane örneği, bir kar kapısı dikilecek. Dikilsin ki, rant müessesesi işlesin...
Yahu, dünyada boş araziye yalnızca gelir kapısı olarak bakan tek ülke galiba biziz!.. Kapitalizmin ve kar mekanizmasının ağası ülkelerde, Amerika'da bile böyle bakmıyorlar. Öylesine bakmıyorlar ki, Amerikan kentleri göz alabildiğine uzanan yemyeşil alanlarla çevrili. Tüm uygar Avrupa ve dünya kentlerinde olduğu gibi...
Geçmişin günahları
Oysa bizde tüm kent parklarına, sahillere ve yeşilliklere birer ticarethane oturtmak sanki bir görev... Dikkatle bakınız... Kentin bir numaralı yeşil alanı olan Gülhane Parkı, yıllardır kulübeler ve büfelerle işgal altındaydı (Galiba şimdi bu işgal kaldırılıyor. Gidip göremedim ama...)
Ya iki numaralı yeşil alan? Yani Dolmabahçe Parkı! Yıllar önce bir Dolmabahçe Stadı yapıldı. Sonra turizm dendi, Hilton yapıldı buraya, alan bölündü. Sonra Dalan geldi. Kalan yeşile hançer gibi saplanan Gökkafes'e izin verdi. Sonra Maçka Parkı denen yeri güzel biçimde tanzim ederken, Nurettin Sözen ve ekibi o parkın tam karşısına yayvan ve çirkin bir araba satış pavyonu oturtmaktan utanmadılar. Şimdi onun da tam üzerinde, aşağıdan geçerken bakınız, bir çirkin yapı daha yükseliyor. Yeni bir lokanta herhalde...
Bitmedi. Teknik Üniversite/Hyatt Regency'den Açıkhava Tiyatrosu'na gelirken, sağdaki yeşilliğe, hem de Sözen zamanında, nasılsa bir lokanta izni verildi. Şimdi bir ikincisi çıkıyor. Yakında tüm o güzelim yamaçlar lokanta dolarsa şaşmayın...
Bitmedi. Spor-Sergi Sarayı akıllıca biçimde Lütfi Kırdar kompleksine dönüştükten birkaç yıl sonra yetmemeye başladı. Yan etkinlikler için çevredeki yeşil yok edildi. Ve ortaya geçen günlerde kocaman beton yapılar çıktı. Gerçi üstleri yeşillenecek ve yeniden ağaç dikilecek deniyor, ama kulak asmayın. Gitti gider.
Ya Boğaziçi? Ne zaman geçsem içim sızlıyor. Tarabya veya Bebek parkına, Sarıyer'deki boş kıyılara ve heryere önce küçük bir kulübe konduruluyor. Çayhane filan diye... Sonra o bir kebapçıya dönüşüyor, yapı kuntlaşıyor, alanı büyüyor. Ve kangren gibi yayılıyor.
Evet, yeşil alanlarımız zaten az ve güdük. Onları kesinlikle çıkar guruplarına işgal ettirilmemeli ve gözümüz gibi korumalıyız. Bu bir belediye politikası olmalı: dönüşü olmayan biçimde... Bu gitgide çoraklaşan kentte çocuklarımızın da nefes alarak yaşamasını istiyorsak... Yoksa, koyver gitsin...
|