"Başkan, Belediye'nin kapısına kilit vuruyor!" Önce gazetelerde, ardından televizyonun gece bültenlerinde yer alan bir haberin başlığı böyleydi yıllar önce..
Kilit, Belediye, kapı...
Hakkari Belediye Başkanı, merkezi hükümetten hizmet yapacak tek bir bir kuruş dahi alamadıklarını ve bu yüzden Belediye'nin kapısına kilit vurmak zorunda kalacaklarını söylüyordu.
Başkan, bunları anlatırken, ekrana da Hakkari çöplüğünden geçinenlerin, işsiz gençlerin ve postal görüntüleri geliyordu.
Bir de yöre halkının tepkileri;
"İşimiz, aşımız, ekmeğimiz yok!"
Ve malum diğer yakınmalar.
N'oluyordu!
O yıllarda acaba, dünyanın başka bir yerinde bir kent ya da kasabanın belediye kapısına kilit vurulur muydu, bizim Hakkari dışında demiştim kendi kendime...
Ve Hakkari'nin yoksulluk ve hüznünü anlatan "Anayaso" şiiri takılıvermişti dilime..
"Kara dağlar kar altında kalanda/ Ben gülmezem, dil bilmezem/ Hakkari'den Angara'ya yol bilmezem/ Bebek hasta, bebek ölür, bebek ataş içinde/ Angara'da anayaso, bu işin mümkini yok mu Hasso... Yap bize bir iltamaso!"
Her ne kadar bu, puslu, isli ve yoksul kentte, "dört mevsim" geçirmesem de, yıllar önceyi düşündüğümde zihnimde kalan en çarpıcı görüntü, kalabalık kahvehanelerdi. Yöredeki işsizliği bundan güzel ne anlatabilirdi ki?
Bir de kimyasal silahlardan kaçıp Hakkari'ye sığınmak zorunda kalan Iraklı peşmergelerin üç beş yaşındaki çocuklarını... Karla kaplı çadırlarda soğuktan donarak ölen ve mezarları yine çadır diplerine kazılan çocukları..
O gün, "işim" buydu.
İşsizleri, yoksulları ve hüznüyle ünlü bu karlı dağlar kentinde, bir başka ülkenin işsiz, yoksul ve kimyasal silahtan kaçan hüzünlü insanlarını bulmak ve konuşmak.
Aradan yıllar geçti..
Yılmaz Erdoğan tek kişilik oyunu "Cebimde Kelimeler"i sahnelemeye başlamıştı İstanbul'da.
İlk gösterim.. Tam iki saat boyunca, Hakkari'yi, Hakkari'deki çocukluk ve gençlik yıllarını, İran'la Irak arasında sıkışıp kalmış bu uzak, sessiz ve yalnız kenti anlatıyordu. Zap suyu kıyısındaki "zapping"i, tek tük arabanın geçtiği Hakkari kara(rmış)yolunu, çöplerini, çöplere taşınanları, çöp yiyenleri(!)...
Muş ovasının yalancı maviliğini, kara trenlerle yarışmasını, beslenme çantasındaki otlu peynir kokusunu, Van'daki bir kahvaltı salonunu, ömrünün en ihtiyar yolunu ve daha pek çok şeyi..
Gala gecesiydi ya, ertesi günün televizyon ve gazete haberlerini taradım şöyle gözucuyla, "Hakkari"yi anlatan bu oyuna ilişkin tek bir satır aradım.. Yoktu..
"Mükremin Abi gülmekten kırıp geçirdi!" ya da "Mükremin Abi'nin mini etekli, güzel karısı protokolda eşini izledi" haber başlıkları vardı ağırlıkla..
Oysa, Yılmaz Erdoğan, "o gece" güldürürken düşündürmüş hatta hüzünlendirmişti.. Yani izleyici için, "32 dişini göstersinler de, kırıp geçsinler" diye yola çıkmamıştı. Elbette mizahi dozu yüksek müthiş bir doğaçlamayla ve zaten fiziğinde varolan "komik adam" haliyle çok hoş bir oyun sahneye koymuştu ama... Yılmaz, "o gece" şiirlerdeki, romanlardaki, filmlerdeki Hakkari'yi, yoksulluktan sokakların "işsiz kalabalığı"yla dolup taştığı, hatta kendi deyimiyle işsizlerin doldurduğu kahvehanelerdeki "Dünyaca ünlü(!) okey ve pişpirik şampiyonları"nın yetiştiği kenti anlatmıştı.. Sümbül dağından ve Zap suyundan başka dünya tanımadığını. Bütün Hakkarili çocuklar gibi Zap ırmağının sesinden çocuk şarkıları besteleyecek kadar korkusuz olduğunu! "İş" yapanların çokluğunu ve bu 'iş' yüzünden Toyota marka otomobilin adının 'Tozota' olduğunu. Yıllar önce de her seçimde 'Yoksunluk'a oy verdiklerini. "Hiçbir şey yapsın "diye "Hiç kimseleri Meclis'e yolladıklarını vs..
Aradan yine yıllar geçti..
Hafta başında bir belgesel çekimi için Hakkari'deydim.. Gün boyunca dolaştım, not aldım, etrafı izledim..
Çekimler, yürümeler, dostluklar bir yana ama özellikle "iki" şey yüreğimin orta yerine oturdu..
Bir ilana ilişti gözüm önce.. "Müjde" diye başlıyordu..
"Gururumuz Yılmaz Erdoğan Bedensel Engelliler Derneği" yararına "Cebimde Kelimeler" adlı tek kişilik oyunuyla 19 Nisan'da, halkımızın huzurunda olacaktır. Halkımızın yoğun talebi üzerine şimdiye kadar beş milyon liraya satılan biletler iki milyon beşyüz milyon olarak değiştirilmiştir. Daha önce bilet almış dostlarımız aşağıdaki adreslerden paralarının yarısını alabilir."
Sordum, soruşturdum; Yılmaz, bir kuruş almıyordu.. Oyuna büyük bir ilgi vardı.. Her şey iyi hoştu ama özellikle kalabalık aileler için yüklüydü bilet fiyatları, bedensel engelliler yararına da olsa zordu.. Hele ki Hakkarili için.. Varsın, oyunun geliri az olsundu..
Daha sonra bir başka vitrinde, bir başka pano dikkatimi çekti..
"Doktorumuzu istiyoruz" diye yazıyordu iri puntolarla..
Yine sordum soruşturdum.. 30 yıl önce kentte nüfus 20 binlerdeyken, Hakkari Hastanesi'nde ilaç olarak aspirin, sağlıkçı olarak da sadece bir hemşire bulunuyordu.. Aradan bunca süre geçmiş, nüfus 60 bine çıkmış ancak sadece üç doktor atanabilmişti.. Ve bu yüzden de kampanya açılmıştı..
Yani, 1960'larda yazılan "Anayosa" şiirinden bu yana değişmeyen çok şey vardı Hakkari'de!
70'li yılların başında Neriman Köksal da modaya uymuş ve sahneye çıkıp şarkıcılık yapmıştı. İstanbul ve İzmir Fuarı'nda sahneye çıktıktan sonra Ankara'ya davet ediliyor.. Ve özel olarak İsmet İnönü'nün konuk olduğu bir yemeğe çağrılıyor.. İsmet Paşa'nın sık sık rahatsızlandığı, hasta olduğu haberlerinin yayınlandığı son yılları.. Sahneye çıkıyor ve ilk şarkısını İsmet İnönü'ye armağan etmek istiyor..
"İlk şarkıyı sizin için okumak istiyorum sayın Paşam!" diyor.. Alkışlar..
Ve şarkıyı söylemeye başlıyor İsmet Paşa'nın gözlerine baka baka;
"Bir İhtimal daha var, O da ölmek mi dersin!"
Salon buz kesiliyor.. Bırakın alkışı homurdanmalar yükseliyor her masadan..
Ertesi günkü gazetelerde (köşe yazarları bile) "cehalet örneği" olarak anlatılıyor bu olay..
Aradan günler geçiyor.. Neriman Köksal, bir dostuna(Ülkü Erakalın) işin gerçeğini şöyle açıklıyor;
"Sahneye çıkmam için üç şarkı öğrettiler bana. Bu üç şarkıyı, tek tek söyler gibi öğrendim.. Tek şarkı söyler gibi.. Programıma, "Bir ihtimal"le başlıyor, arada ikinci bir şarkı okuyor, sonra da oynak bir türkü ile bitiriyorum. Paşa'nın huzuruna çıkınca da ezberlediklerimi, daha doğrusu bana ezberlettiklerini aynen uygulamak zorunda kaldım. Programıma ikinci şarkı ile başlayamıyorum ki.."