kapat

15.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
MEHMET ALTAN(maltan@sabah.com.tr )


Mersin, Adana, Mağusa, Van, Batman...

Geçen ayın ilk Cumartesi pazarını bir daire içine alıp, yanına "Mersin, Adana" notunu düşmüşüm. Geçtiğimiz cumartesi günü ise ilk kez gittiğim Batman'daydım. Aradaki hafta sonlarına ise Kıbrıs'ın daha önce görmediğim kentlerinden Mağusa ile uzun bir süreden sonra yeniden gittiğim Van girmiş.

Mersin Akdeniz'de mi?
Mart ayının ilk hafta sonunda "Sivil Anayasa Girişimi"ni anlatmak üzere Mersin'e uçarken, şirin bir Akdeniz kentine gittiğimi düşünerek seviniyordum. Mersin'in en uzun boylu oteline yerleştiğimde, kentin yıllarca önce gördüğüm Mersin'le hiç bir benzerliği kalmadığını gördüm.

Bir taş atımı mesafedeki deniz ile toplumun sanki tüm ilişkisi kesilmişti. Otelin en üst katından etrafa baktığımda, gördüğüm tek yeşil alanın ise "mezarlık" olması beni daha da dehşete düşürdü. Türkiye'nin eski Yunan kompleksi ile Akdeniz kültüründen kopmuş olması, yaşamsal çoraklığı daha da derinleştiriyor.

Nitekim, Mersin'de rastlamadığıma, bir Akdeniz Adası olan Kıbrıs'ta da rastlamadım. Oraya da çoraklık kültürü enjekte edilmekteydi.

Mersin Güneydoğu'dan inanılmaz boyutlarda göç almış. Kente akan Kürt kökenli vatandaşlarımızı kentin dışındaki varoşlara yığma taktiği kenti sanki "iki ayrı dünyaya" ayırmış. Kürt sorununu yıllarca önce demokratik bir çerçevede çözülmemiş olmasının ülkeye faturasının görünenden de ağır olduğunu gezip dolaştıkça anlıyorsunuz. Birbirlerinden kopuk yaşayan iki kesim var Mersin'de.

Dostum Oğuz Demirsoy bana kentin ekonomisinin uzun zamandır iyi olmadığını da anlattı. Akdeniz Belediyesi Özel Kalem Müdürü Bedrettin Gündeş de kentte asgari ücretin yarı fiyatına çalışacak binlerce insan olduğunu söyledi.

Kebabın iyisi
Mersin'den sonra Adana çok daha canlı, hayat ile barışık göründü. Buraya vardığımızda kebabın en hasının buradaki ünlü kebapçıda bulunduğundan çok emindik. Toplantı ertesinde lokantaya doluştuğumuzda, Mersin'de bizi salaş görünümlü sokak arası kebapçıya davet eden doktor Mahsun Kırtaş'ın kulaklarını çok çınlattık. Mersin yaşam görüntüsü olarak değil ama kebap olarak Adana'ya fark atmaktaydı.

Adana'nın ortasındaki koca göl, yerden fışkıran yeni yapılar, artan kiralar günü dolduruverdi.

Birbirine bir atımlık mesafedeki bu iki kenti hızlıca görmek, oralardaki son duruma da kuşbakışı bakmayı sağladı. Benim için en önemli sürprizlerinden biri de Mersin'de "Radyokent"in yönetim kurulu başkanı Mirza Turgut ile tanışmak oldu. Yeryüzünü böylesine iyi anlayan ve yorumlayan fazla insana rastlanmıyor Türkiye'de.

Ada'da bahar
Mart sonlarında Gazimağusa Belediyesi'nin davetlisi olarak KKTC'nin yolunu tuttum. Uçak, Ercan havaalanı üzerinde alçalmaya başladığında Mersin'deki düşkırıklığının aynısı içimi kapladı. Akdeniz'in ne yeşilliğinden, ne de yaşam kıvancından eser yok gibiydi.

Üstü çinkomsu tabakalarla kaplı, küçük İçanadolu evcikleri görünüyordu.

Neyse ki, Mağusa Belediye Başkanı Oktay Kayaalp, kentinin geçmişindeki kültür birikimine de, Akdenizliliğe de derinlemesine sahip bir entellektüel. Mağusa Meydanı'nı Kıbrıs'a yeniden nasıl kazandırdığını, farklı kültürlerin buluşmasını nasıl sağladığını bana anlatırken ince detaylar veriyordu. Kültürler arası mimari farklardan hareketle geçmişe tarihsel bir yolculuk yaptık.

"Barış Sürecinin ekonomik nedenleri?" konulu konferansda da adanın sorunlarının nedenlerini sorgulayan insanlar ile bir kez daha beraber oldum.

Dinamiği yok etmek
KKTC'nin izlediği politikalar buranın tarihsel geçmişi ile üretim potansiyelini sürekli iğdiş ediyor.

Kıbrıslılar bir yandan öz kültürlerinden, diğer yanda üretim kapasitelerinden kopuyor. Kıbrıs Rum Kesiminde kişi başına gelir on beş bin dolara vurmuşken, Türk bölgesinde üç bin dolarlarda sürünüyor.

Bu politika belki buranın kolay yönetilmesini sağlıyor ama adanın tüm dinamiği de ölüyor. Canlılığını yitirmekte olan bir yeri sahiplenmenin ya da yönetiyor olmanın kimlere ne yararı var, belli değil.

Van, Batman
Van'a ilk kez yıllar önce Erdal İnönü ile gitmiştim. Kent aradan geçen yıllarda epeyce gelişmiş. O zamanlar kentten çok büyük bir köye benziyordu. Şimdi bir kent görüntüsüne kavuşmuş.

Kadınlar için güzellik bakım evleri, gençler için de Internet kafeler açılmış.

Ama ağır ekonomik sorunlar burada da var. Van Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kayhan Türkmenoğlu da sıkıntılarını anlattı. Sınır ticaretinin yasaklanması da işleri iyice zorlaştırmış.

Ben Van Üniversitesi'nden bir grup akademisyenin kurduğu "Doğu Vizyon" Grubu'nun davetlisiydim. Ülkenin on yıllık geleceği üzerine iki buçuk saat süren bir sohbet yaptık.

Daha sonra Urartu medeniyetinin izlerinin peşine koyulduk. Hoşap Kalesi ile Van Kalesi'ni aynı gün gördüm. Ermeni sorununun izlerini gözledim.

Taşranın akademik hayat ile ne kadar bağdaşıp bağdaşladığını yeniden kendime sordum. Hayatın her anının gözaltına alındığı ve tekdüzeliğin tek renk olduğu küçük taşra kentlerinde gerçek bir bilim ışıltısı yakalanabilir mi? Yoksa buradaki hayat bürokratik bir baskının kurbanı mı olur?

İsviçre kadar güzel Van kıyılarının pek de değerlendirilmemesine hayıflanarak döndüm.

Batman'ı ise ilk kez gördüm. Avukatlar günü idi ve Baro Başkanı Sabih Ateş'in düzenlendiği panel için oradaydık. Kentin Valisi ve Emniyet Müdürü de bizleri dinlemeye gelmişti. Neredeyse kentle özdeşleşen Hizbullah görüntülerini hafızasında taşıyarak Batman'a gelen birini umduğundan daha olumlu bir kent karşılıyor. Ama gene de Nevruz'u "w" ile yazdıkları için yargılanan gazeteciler Batmanlı gazeteciler.

Burası çok yeni bir petrol kenti. Gelenek ve görenekleri oluşmamış henüz. Belediye Başkan Vekili'nden de Güneydoğu'nun diğer kentlerindeki sıkıntıları dinledim. Yoksulluk ve işsizlik.

Üşenmedim, sular altında kalmaması için dua ettiğim Hasankeyf'e de aynı gün İstanbul'a dönecek olmama rağmen gittim. İlk sahiplerinin bilinmediği bir tarihsel zenginliğin nasıl sahipsiz bırakıldığına şahit oldum. Günlerden cumartesiydi ve Batmanlılar buraya pikniğe gelmişti. Neredeyse hepsiyle ayaküstü lafladık, resimler çektirdik.

Türkiye'yi dolaştıkça hep aynı iki şeye rastlıyorum.

Eski sıkıntılar ve yeni kıpırtılar.

Sıkıntıları zaten biliyoruz ama o yeni kıpırtılar umudun kapısını açıyor bize.

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır