"Annesine çekmiştir, ne olacak" dedi, arkadaşım okuduğu gazeteyi önüme iterken..
Şakasını bile kabul etmedim..
Türkan Şoray ile Rüçhan Ağabey'inki, romanlara konu olacak bir aşktı.. Rüçhan Ağabey'in eşi boşanmayı reddediyor, ayıp bir yasa, fiilen sona ermiş bir evliliği hukuken sürdürüyordu.
Evlilik dışı ilişkilere hele o devirde pek sıcak bakmadığı bilinen Türk toplumu o ilişkiyi saygı ile kabullenmişti.
Türkan Sultan ile Rüçhan Ağabey, Tanrının ve toplumun önünde evliydiler ve hep öyle yaşadılar.
Yağmur'un bir evli erkekle, magazinlere yansıyan kaçamağını böyle görmek mümkün değil..
Aslında Yağmur'un yaşantısını, çıktığı erkek evli olmasa da saygın bulmak mümkün değil..
İki günde bir değişen sevgililerle içkili masalarda, televizyon kameralarına ve paparazzilere verilen pozların yaşıtları genç kızlar üzerinde ne etkiler bırakacağını bilmek için psikolog olmak gerekmez.
Sadece Yağmur değil, Yağmur gibi sevgili değiştiren ve hepsinin ortak kod adı "Manken" olan kızlar, tüm genç kızlarımıza çok kötü örnek oluyorlar..
Bu delice yaşamı, ballandıra ballandıra sunan medya da, bu kötü örnekleri, her gün, her eve taşıyor..
Şimdi Yağmur diyebilir ki, "Yanımda her görünen erkek benim sevgilim mi?.."
Doğru.. Yanımda her görünen kız benim sevgilim olsaydı mesela, modern Kazanova M. Ali Erbil'i on kez katlamıştım..
Medyanın çektiği her fotoğrafı "Sevgili" diye sunma merakı var.. Son günlerde, fotoğrafta görülen iki kişinin ayrı cinsten olması da gerekmiyor. O kadar sınır tanımaz hale geldiler.. Hatta gurup resimlerini sağdan soldan kesip, masada iki kişi varmış havası bile veriyorlar.
Ama..
16 yaşında bir genç kız, her gece, her gece sabahlara kadar sokaklarda kalmalı mı?..
16 yaşında bir genç kızın bar ve meyhanelerde ne işi var?.. İçki ve meze dolu masalarda ne arıyor?..
Burada, polise düşen görevler de var tabii..
Amerika'da, içerde içki varsa, gencin oraya girebilme yaşı 21'dir..
Boston'a okumaya giden yeğenim, ancak Üniversitedeki son yılında diskolara gidebilme hakkını kazandı.
18 de değil, 21'dir yaş.. Ve uygulanır..
Bizde 18 yaş bile uygulanmaz..
Bir gün, o gün için, sadece o gün için emir geldi diye, annesi ile birlikte yemeğe çıkan Yağmur yüzünden, meyhane, bar, disko da değil, restoran kapatılır..
364 gün, Yağmur, üstelik yanında bir aile büyüğü yokken, içki masalarında dolaşır, bunların fotoğrafları, fotoğrafların çekildiği adreslerle yayınlanır, polisin umurunda olmaz..
Yağmur ve "Manken" kod adlı diğer Yağmurlar, yetişen ve yetişmekte olan genç kızlarımıza çok ama çok kötü örnekler oluyorlar..
..Ve bu kötü örnekler, öyle bir "Mutluluk, sınıf atlama, köşe dönme" diye sunuluyor ki medyada, yetişmekte olan genç kızlar, ya benzemeye özeniyor, ya bunalıma giriyorlar.
Yetişen genç kızı olan hemen her ailede, irili ufaklı ne dramlar, ne trajediler yaşanıyor, yetişebildiklerimi biliyorum..
Yetişmekte olan gençlere kim sahiplenecek?..
Yağmur'a kim sahiplenecek?..
Annesinin gücü yetmiyor, belli..
Ama onun bir de babası var?..
Nerdesin Cihan?..
..ve de Vakko!..
Kendimi Paris'te zannettim.. İşte Vakko farkı bu..
Daha kapıdan girerken başlayan ambiyans, seyirci koltuklarının yerleştirilişi.. Uzun yürüyüş yolları.. Podyum yok.. Benimle ayni hizada yürüyor mankenler ve benden bir adım ötede yürüyorlar.. Kumaşın ve kostümün en ince detaylarını dahi görmeme izin verecek kadar yavaş, ama sıkılmamamı önleyecek kadar hızlı, sihirli tempoda.. Şov mov, dans falan yok..
Bu bir defile.. Başı da, sonu da defile..
Oh be.. Siyah nerdeyse yok denecek kadar azalmış.. Bej, haki, beyaz, pembe, oranj ve turkuaz.. Ama Avrupa vitrinlerini de hatırlıyorum, ille de pembe ve haki..
Kumaşlar, en sadesinden en alacalısına.. Kostümler, en düzünden, ne fırfırlısına.. Yapışandan, uçuşana.. Rengarenk boncuk bilezikler dirseğe kadar.. Çantalar da rengarenk.. Taşlar ayakkabılara da süs olmuş.
Bütün bu görüntülerin ortak yanı..
Genç ve Dişi!..
Vakko kadını gene dişi..
Ve dikkat.. Gündüz kıyafetleri artık "Bulduğunu tak, fırla sokağa" değil.. Öylesine şık ki, günden geceye ayni kostümle devam mümkün..
Ya biz erkekler..
Bol ve kocaman cepli pantolonlar, kısa pantalonlar.. Tene giyilen pamuk trikolar, tişörtlerin üzerine giyilen kısa kollu gömlekler.. Safariler, bermudalar.. Değişmeyen keten, bol düğmeli takımlar..
Renk, haki, haki, haki.. Pastel pembeler, hafif maviler de var..
Görüntü:
Genç, rahat, mağrur!..
Çocukken, sandal giyerdim, ilk bahardan başlayıp, kışın soğuklara basana dek.. Ucuzdu.. Kösele değil, buz rengi bir yapay madde olduğu için dayanaklı idi.. Kısıtlı bütçemiz ona yeterdi.. Babam, kendisine devlet tarafından verilen senede iki çift "Sivil" Beykoz kundurası hakkını ağabeyim ve bana kullanırdı, kendisi yaz kış, asker postalları ile gezerken..
Sandal, yokluğun ve yoksulluğun simgesi idi, minicik kafamda.. Nefret ettim..
"Büyüyünce bir daha bana kimse sandal giydiremeyecek" diye yeminler ettim..
Giymedim de.. Geçen haftaya kadar..
Tam 50 yıl sonra, ilk sandalımı geçen hafta aldım ve eve getirdim, bu yaz giymek için..
Gelen davetiyenin ilk satırlarına bakıp "Sandal mağazası"nı okuyunca çöpe atmak üzere iken, altında Ayşe'nin bana özel notunu gördüm, "Lütfen gel" diye..
Ayşe Azizoğlu, Kolej günlerinden beri can arkadaşım.. Kolumu kırarım, onu kırmam..
"Bir uğrayalım bakalım" dedim..
Ceyo, Akmerkez'de nasıl şirin bir minik dükkan.. O minik dükkanda bile, nasıl rahat, hadi moda deyişi ile bir minimalist yerleşim..
Bir yanda, fevkalade ekonomik giysileri ile Ebru Şallı ve Deniz Akkaya.. Öte yanda raflarda en son sandallar?..
Bilin bakalım önce ne tarafa yürüdüm?..
"Oğlum Hıncal sen artık yaşlandın" da demedim kendime.. Tam tersine bu sandalları bu yaz giyecek kadar genç olduğumu düşündüm..
Gerçekten çok şık, ama ayağıma giyince anladım, hem de nasıl rahat bir kahverengi sandal paketlettim kendime.. Ondan sonra Ebru ile Deniz'e doğru yürüdüm!..
Tecelli'den Abuzittin'e mektuplar Abuzittinciğim.. Başta Mısır çarşısı esnafı sonra iş adamlarımız Alman Cumhurbaşkanı Rau'ya bayılmışlar.. Çarşıyı gezerken esnaf Türk Viagrası diye mesir macunu hediye etmiş.. Çırağan otelindeki toplantıda da iş adamlarımız "Babamız olun" demişler. Rau, Mısır çarşısından aldığı mesir macununun paketini göstermiş "Hele şunu bir deneyeyim de!.."
Kimse bilmez, Rau esasında Türk'tür. Asıl adı Rauf'tur.
Ortaokula geldiğinde hocası:
"Senin adın Rauf.. Bi de KKTC'li Rauf var.. İkinizinki birbirine karışmasın.. Seninkinin sonundaki "f'yi kaldıralım Rau olsun!" demiştir. Netice itibarıyle babamız olmasında fazla bi sakınca yoktur.
Yoktur da Çırağan'da "Peki" deseydi bi anda iki babalı olacaktık. İşte, o zaman işler biraz karışabilirdi.
Bu arada ilk defa duydum ki bizim baba 3 yıldır maaşına tek kuruş zam yaptırmamış.. Aldığı para ayda 650 milyon. Çankaya'daki mutfak masraflarını da aileden biri karşılıyormuş. Bu ne büyük tevazu. İşte örnek bir başkan ve de örnek bi baba!
Ama Cumhurbaşkanlığı bütçesi neredeyse 14 trilyon!.
Madem mutfak masraflarını da başkaları veriyor, bu kadar para nereye gidiyor!?.. Tabii bu sorunun cevabı "Sana ne len?.. Nereye gidiyorsa gidiyordur!" şeklinde olmalıdır. Doğrusu da budur!
Bi de Yunanlıların Babası var. Kostis! O da 73 veya 74 yaşında.. Otuz yıl milletvekilliği yapıp Cumhurbaşkanı seçilmiş. Adam, ancak resmi görüşmelerde saraya gidiyormuş. Paleon Psihiko semtinde kendi evinde otururmuş.
Bi gün ne olduysa arabası kırmızı ışıkta durmamış.. "Ben cumhurbaşkanıyım. kanunlara herkesten fazla saygı duymalıyım" diyip şöförü kovdurmuş.. Üç çocuğu, kardeşleri, bi sürü yeğeni varmış, hayret ki hayret hiç biri ne bi banka dolandırmış ne de hayali ihracaat yapmış. Zaten Yunan halkı, çocuklarının adını bile bilmezmiş.. Sokakta görseler de tanımazlarmış. Geçenlerde de çok üzüntülüymüş.. Çünkü evinin önünde duran bisikletini çalmışlar.
İşte bu da Yunanlıların babası. Böyle baba olacağına iskele babası ol daha iyi.
Neyse.. Duydun mu dünyada petrolün varili 20 dolara düşmüş.. Hani bizde de akaryakıt fiatları dünya piyasalarına endekslenmişti?
Son zam 32 dolara çıktığında yapılmıştı. Şimdi 12 dolar düşmüş.. Benzin mazot niye ucuzlamıyor?. Zaten 1'e aldıklarını yok o vergi, yok bu fon diye 5'e katlayıp da kakalamıyorlar mı? Şimdi allah bilir, bunları daha iyi nasıl kazıklarız diye yeni yeni vergiler hazırlıyorlardır.
TEDAŞ'da elektriğe bundan böyle aylık yüzde 2 değil 5 zam düşünüyormuş.. Niye? Çünkü elektriğin yüzde 20'si kaçak kullanılıyormuş.. Biçok devlet kuruluşu ile belediyenin de milyarlarca borcu varmış, vermiyorlarmış... Eee!? Bu paraları sen, ben ödeyecekmişiz.
Görevi bitmeden Süleyman Baba'nın bir jest yapması lazım Abuzittinciğim, Ankara'daki meydanların birine bir heykel diktirsin. Dünyanın en büyük kerizini temsilen bir heykel!
Türk Vergi Vereni Heykeli..
Hele hele gelmiş geçmiş kabine üyeleriyle birlikte heykelin önünde bi de fotoğraf çektirirse bu çok daha anlamlı olur. Bakarsın adet haline gelir. Her yıl böyle ufak bi tören yapılır.
Bak, en büyük keriz heykelini diktirsin, bundan sonraki yemekleri de benden.. Her öğlen, akşam, iki kap Güniz sokağa götürmezsem nağmerdim.
Gereken yerlerinden öperim.
Kardeşin Keriz Güneş.
Hayyam'dan..
Şurda "Oh" diyecek bir yer olaydı
Ya da şu uzun yolun güzel bir sonu
Yüzbin yıl sonra, yerin altından
Otlar gibi yeşil, çıkma umudu.
Ömer Hayyam'ın dizeleri için İsmet Yasal'a teşekkürler.