kapat

12.04.2000
Anasayfa
Son Dakika
Haber İndeksi
Yazarlar
Günün İçinden
Politika
Ekonomi
Dünyadan
Spor
Magazin
microbanner
Sabah Künye
Atayatirim
Sofra
Bizim City
Sizinkiler
Para Durumu
Hava Durumu
İstanbul
İşte İnsan
Astroloji
Reklam
Sarı Sayfalar
Arşiv
E-Posta

Turkport
1 N U M A R A
Z D N e t  Türkiye
A T V
M i c r o s o f t
Win-Turkce US-Ascii
© Copyright 2000
MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.
HINCAL ULUÇ(uluch@sabah.com.tr )


Nasıl bir cumhurbaşkanı?..

Adalet Partisi'nin kurucularından ve en ilginç kişilerinden Mehmet Yorgancıoğlu'nun "Politikanın Seyir Defteri" adlı kitabı önümde..

Şöyle bir göz attığınızda bunun aslında "Süleyman Demirel'in seyir defteri" olduğunu görüyorsunuz. Geleceğe kalacak, içi belgelerle dolu, özellikle siyaset araştırmacıları için çon önemli bir yapıt bu..

424 sayfalık kitabın son 24 sayfası günümüze ve geleceğe dönük..

"Nasıl bir Cumhurbaşkanı" başlıklı bölüm ise, tam bugün için yazılmış..

Bu maddeleri teker teker okuyun.. Niçin yazıldıklarını düşünün ve sonra karar verin, "Hayır" diyeceğiniz bir tanesi var mı?.

***

* Yüzü ak, ahlakı güzel, dürüst, namuslu ve cesur olmalıdır.

* Şeref ve soyluluğu bulunduğu mevkiden değil; yüksek özelliklerinden ve vasıflarından gelmelidir.

* Millete yalan söylememeli; yerine getiremeyeceği vaatlarda bulunmamalıdır... Kendine güvenecek insanları (halkı) aldatmamalıdır.

* Bütün fazilet ve özelliklere sahip olarak, mert olmalıdır.

* Halkı, demagoji ile değil; hakikatları ifade ederek kendine bağlayabilmelidir.

* Çankaya'ya halkın sevgisi, muhabbeti ve güveni ile çıkılacağını bilmelidir.

* Haris ve kinci olmamalıdır.

* Hakkında konuşulduğunda, şerrinden korkulmamalıdır.

* Dini ibadetini bir gösteri olarak yapmamalıdır... Cami kapılarını siyasetin şov alanı olarak görmemelidir.

* Yalanı süs yaparak, ikiyüzlü olmamalıdır.

* Dilinde tat olmalı, ama kalbinde fesat olmamalıdır.

* İhtirasları aklının üstünde olmamalıdır.

* Bulunduğu mevkiin kendisine ve ailesine hayat boyu bir şeref kazandıracağını bilmeli; bu şereften daha değerli herhangi bir şeyin bulunmadığı bilincinde olarak, şahsen ve ailece mal peşinde değil, "kemâl" peşinde olmalıdır.

* Dış memleketlerde, aile fertleri için ihale takipçiliği yapmamalıdır... Ve, her türlü tenezzülden âri olmalıdır.

* Kendisini şakşaklayıp, eksiklerini örten dostlardan sakınmalıdır.

* Köşe dönücülere, banka hortumlayanlara, şaibeli kişilere ve pis işlere karışanlara şefaatçı veya destekçi olmamalıdır.

* Allahın kulunu kendine kul yapmaktan çekinmeli; milleti "koyun sürüsü", kendini "çoban" zannetmemelidir.

* Cumhurbaşkanlığı yolunda kendisine omuz veren dostlarına vefalı olmalı; onları "limon kabuğu" gibi sıkıp atmamalıdır.

* Adaleti ve hak-kı ayakta tutabilmeli; Yargıda haksızlığa müsamaha ve adalete müdahale etmemelidir.

* Oturduğu koltukta değil; doğruluğu ve fazileti ile yücelmelidir... çünkü, yalancı, (mevkii ne olursa olsun) her zaman aşağı ve cücedir.

* Çankaya'yı bunalımların yaratıldığı, sonra da bunalımların "çözüm yeri" yapmamalıdır.

* İlle de "ben" diyerek, azap ve zarara sebebiyet vermemelidir.

* Hükümranlık sevdası ile, diktaya yönelik soytarılıklardan kaçınmalı, ölümünün bir an önce istendiği hale düşmemelidir.

* Hiçbir zorluk karşısında ve hiçbir sebeple, Cumhuriyetin laik ilkelerinden taviz vermemeli; adaletin terazisine müdahale etmemelidir...

***

Yorgancıoğlu'na bir tek madde ekleyeceğim..

Ben genç bir cumhurbaşkanı istiyorum. Anayasa'nın gerektirdiği yaş sınırının en altında olmalı..

40 yaşında..

Bu ülkeyi gençlerin yönetmesi zamanı geldi de geçiyor bile..

Gençlere güvendiğimizi göstermenin zamanı da geldi, geçiyor..

Atatürk'ün gençlere emanet ettiği Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanından başlayarak, adım adım gençlere bırakalım, artık!.

Özü Türk, doktorası Avrupa yemekler!..

Özer.. Sofra lokantalarının kurucusu Hüseyin Özer'in Londra'nın zengin semtlerinden "Regents'da, Langham Hilton'ın tam karşısında yeni açtığı lokanta. İngiliz gurmelerinden ve lokanta eleştirmenlerinden aldığı tam notlarla hemen 'in' olmuş.

Dışarıdan baktığınızda büyük Özer yazısını görmeseniz, o kapının, arkasında neler sakladığını tahmin edemezsiniz. İçeri adım attığınızda sizi, ilk anda kaynağını tam olarak keşfedemediğiniz sıcak, yumuşak, huzurlu bir atmosfer sarmalıyor.

Güleryüzlü ve nazik karşılama, duyacağınız memnuniyetin ilk ipuçlarını veriyor. İhtimam göreceğiniz bir yerde olduğunuzu anlıyorsunuz. İşte Hüseyin Özer'in de felsefesi bu. Kendisini müşteriyi koruma müfettişi ilan etmiş. Orada çalışanlar köle değil ev sahibi. Müşteri ise bakıma, ihtimama muhtaç bir kral orada.

Yemekler bozmaya kıyamayacağınız güzellikte bir tablo gibi sunuluyor, tabakta.. Ama Özer'in mükemmellik anlayışı önce sizi düşünecek kadar da iddialı. Yemek, görüntüsü ve lezzetiyle ne kadar mükemmel olursa olsun, eğer sizin damak tadınıza göre değilse, derhal geri alınıyor. Çünkü burada umuma değil, kişiye özel hizmet vermek ön planda.

Hüseyin Özer'in tanımıyla yemeklerin özü Türk, ama doktorasını Londra'da yapmış. Bu Osmanlı, Türk ve Avrupalı sentezi bence, Özer'in uzmanlık dehasını yansıtan, doğru zamanda yapılmış doğru bir buluş. Çünkü o, Türk mutfağında dünyayı sarmakta olan yeni moda 'fusion' (Çeşitli ülke lezzetlerini bir mutfakta birleştirme) anlayışını yaratmış.

Tadı damağımda kalan birkaçına değineyim. Yanında portakal ezmesi ile tatlandırılmış bir kuzu tandır ki, ağzınıza almanızla pamuk helva gibi eriyip gitmesi bir oluyor.

Gelelim nar taneleri ile süslenmiş erik soslu piliç ızgaraya. Bir pamuk helva daha. Hayatımda yıllar önce ilk kez Avrupa'ya çıktığımda elma sosu ile eti aynı tabakta görünce çok şaşırmış ve hiç sevmemiştim. Ta ki tatlı sos ile eti Özer's'de tadana kadar.

Ve nefis tatlı çeşitlerinin içinde en ilginç olanı: patlıcan dondurması. Yanlış okumadınız. Bol tarçınlı ve baharatlı minik patlıcanlar ve içleri gerçekten dondurma. Sadece görüntüsü bile insanı keyifle gülümsetiyor.

Özer'in kendi elleriyle yaratıp denetlediği bu tatlar orkestrasının keyfini çıkarırken hissettiğiniz mutlu rahatlıkta, daha kapıdan girdiğiniz anda sizi sarmalayan huzurlu atmosferde dekorasyonun da payı büyük.

Son zamanlarda, soğuk metal görünüşlü minimalist anlayışla dekore edilmiş çok büyük lokantalar sevimsiz olmaya başlamıştı doğrusu.

Yabancı bir ülkedeki Türk lokantasında bayrak olmaz mı diyenlere en güzel yanıtı tamamen kırmızı-beyaz dekorasyonuyla veriyor. Gelin görün ki, Hüseyin Bey uyarmasa, o kırmızı-beyazı nerede ise fark etmeyecektim. Öylesine yumuşak ve güzel renk tonları ve geçişler kullanılmış ki. Osmanlıyı da Türkü de, kimse gözünüze sokmadan orada görüyorsunuz.

Duvarlarda yemek yerken gözünüzü çelen hiçbir şey asılı değil. Ancak öyle bir dokusu var ki duvarların, adeta `Bana dokun' diyor. Özer, bu nedenle herkesin bu duvarları çok seksi bulduğunu belirtiyor. Ben de dokundum. Yakında Özer'in seksi duvarları dilek yerine dönerse hiç şaşırmam.

Camilerde kullanılan aydınlatma sistemi örnek alınmış. Yüksekten gelen yumuşacık bir ışık ne yediğinizi görmenize izin veriyor. Dikkat çekici yüksek bakır bir paravan mutfağı salondan ayırıyor. Müzik yok. Kısacası yemeye, içmeye ve sohbet etmeye konsantre olmaktan sizi alıkoyacak hiçbir şey yok. Tıpkı Hüseyin Özer'in dediği gibi.. "Tablo seyretmek isteyen sergiye, müzik dinlemek isteyen konsere, yemek yemek isteyen Özer'e".

Söylediği bir şey daha var.

"Ne kadar şanslıyım ki sevdiğim yemekleri yapıp başkalarını mutlu ederek para kazanıyorum."

Mesleğini böylesine içtenlikle sevene ancak saygı duyulur. Sevgili Hüseyin Özer'in yoktan var ettiği bu başarı öyküsünü takdir etmemek ve Londra'daki ruhu Türk olan bu lezzet ve keyif şöleniyle gurur duymamak olanaksız.

(Sevgili meslekdaşım Serpil Demirtaş Londra'ya kitap Fuarına gidiyordu.. 'Özer'e git' dedim. Okuduklarınız onun izlenimleri..)

Turpun büyüğü nerede?
Masamın üzerinde ikinci bir Demirel kitabı daha var. "Baba'dan fıkralar.."

Demirel, bizim pazar neşelerimize taş çıkartan fıkralar anlatmış. Rahmi Turan da usta bir gazeteci gözlemci ve titizliği ile derlemiş. Haslet Soyöz'ün çizgileri ile, neşeli bir baş ucu kitabı.. Bayılacaksınız..

İşte bir tanesi..

Demirel, NTV televizyonunda canlı yayına çıkıyor... Konuşuyor, konuşuyor, anlatıyor, anlatıyor. Fakat zaman yetmiyor.

Programdan sonra şu fıkrayı anlatıyor:

"Adam, Aydın pazarına turp getirmiş, bir köşede satıyor. Fakat turpları yamuk ve küçük...

Müşteri gelip bakmış, bakmış, pek tutmamış. Eliyle şöyle bir tartıp bırakmış. Tam giderken köylü arkasından seslenmiş:

- Turpun büyüğü heybede, turpun büyüğü heybede...

Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra ekliyor:

- Heybede daha çok turp var. Bu heybeye bir program yetmez.

***

Bir ömür boyu, ufak ve yamuk turplarını izledik Demirel'in.. 5+5 geçmeyince, heybede kalan turpları görme fırsatı olmadı..

Süleyman Bey bunları artık Güniz Sokak 31'in bahçesine eker!..

TEBESSÜM
-Yamyamlar uçağa ne der?

-Konserve

BİZİM DUVAR
'Biz "Ya İstiklal Ya Ölüm" zannediyorduk. İstiklal Caddesi'nde Ölüm çıktı bir de başımıza..'

Hakan&Utku

SEVDİĞİM LAFLAR
'Bazı insanların bıraktıkları izlenimler, küreğin suda bıraktığı izin ömrü kadardır.'

Kate Chopin

(1851- 1904)

Yazarlar sayfasina geri gitmek icin tiklayiniz.

Copyright © 2000, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş. - Tüm hakları saklıdır